Friday, February 19, 2010

Tiyatroya gittim lay lay lay

Buraya taşındığımdan beri sosyal hayat dediğim şey okulun barına gidip içmek, arkadaşların ev partilerine gidip içmek, buluşup kahve içmek, Londra'da arkadaşlarla buluşup içmek, sürekli içmek yemek tadında şeylerle kısıtlandı. Aslında bunu bu şekle ben soktum ama bulunduğum şehir o kadar da hareketli değil, Londra'da olsam eminim daha farklı olurdu.

Geçen hafta Emily ile ( en samimi olduğum arkadaşım, Amerikalı kendisi) öğle yemeği yerken, Emily arkadaşlarından birisinin okulda sergilenen bir oyunda rol aldığını söyledi. Oyun Hitler'in birşeyi ile ilgili ama bu konuyu konuştuğumuzda çok birşey anlamadım o an. Madem onca zaman hiç birşey yapmadım kültürel faaliyet konusunda, bari bu oyuna gideyim dedim. Oyun bugün sergilendi, az önce geldim ve hala ne hakkında olduğu konusunda fikrim yok, çünkü oyun Almanca'ydı :-D Oyunun çoğunun Almanca olduğunu Emily'de bilmiyormuş. Çok komikti ya..

Ya şöyle aslında, ara sıra duvara kapıya bir kaç yazı yansıttılar ama toplamda 1 buçuk saat sürdüyse, en fazla 20 dakikasında İngilizce çeviri vardı. Bu kadarcık çevirinin yeterli olacağına nasıl kanaat getirmişler bilmiyorum ama ben cidden anlamadım birşey. Oyunun bazı yerlerinde bir kişi Almanca konuşurken aynı anda oyunculardan birisi İngilizce çevirisini yaptı. Çeviri gibi değil de, sanki birisi konuşurken onun iç sesini duyuyormuşuz gibi bir hava yaratmaya çalıştılar. İç ses ingilizce, dış ses Almanca ama ikisi aynı anda duyulunca sorun oluyor haliyle...Üstelik, Almanca konuşan çocuk Hitler'i canlandırıyordu (sanırım), bu yüzden bas bas bağırarak konuşuyordu, iç ses rolüne bürünmüş kızcağızın sesi tabi ki duyulmuyordu. Özetle oradan oraya koşturan, birbirlerine bağıran, uzun uzun sohbetler eden, bazen şuh kahkaların atıldığı, Nazi askerlerinin eller kollar havada bir takım şeyleri çığırdığı ama hiç birşeyin anlaşılamadığı bir oyundu :) Ja, nein, doch, natürlich, Ich bin, Guten Abend gibi mini mini bölümler dışında öyle oturdum işte kendimce.

Kötü bir başlangıç yapmış olsam da, kültürel faaliyetlerim devam edecek.

Şu oyunun da ne hakkında olduğunu öğreneyim bari, en azından konusuna bakayım bir ara :D

Tuesday, February 16, 2010

ortaya karışık

Endüstri devriminin başladığı bu ülke, sanayinin gri kahverengi tonlarını o kadar çok taşıyor ki. Binalar, sokaklar, hava hatta kimi zaman insanlarda bile bunu hissedebiliyorum. Günler güzel geçse de bir an geliyor ve insan kendini çok gri hissediyor. Gri hissetmek? Sanki ihtiyacınız olan herşey elinizin altında ama böyle bir buruk hissediyorsunuz. Bir yandan iyi güzel burası ama öte yandan ben ne yapıyorum burada hissi. Gri hissiyatlı günler geride kaldı benim için. Alıştım belki de,belki de gri hissetmek hayatın bir parçası burada.

Gri hissetmeyi bir tarafa bırakıyorum. Başka birşey hakkında yazacaktım ama bu gri havadan dolayı aklıma ilk bunlar geldi, gayet neşeliyim şu anda aslında.

Geçen hafta Brighton'a gittim. İngiltere için izlenimim Londra dışında pek birşeye benzeyen bir yeri yok idi. Ama fikrim değişti. Brighton için dediğim ilk şey, İngiltere'de ama İngiltere gibi değil :-) Gri rengi şehrin karakterine yansımamış Brighton'da. Güzel bir deniz kıyısı, beyaz binalar, her tarafta uçan çığlıklar atan martılar, dar sokaklar, sahaflar, ucuz kahve içilecek yerler (nasıl değerli ucuz yerler burada), ucuza yemek yenilecek yerler, masaları sokaklara taşmış pub cafeler. Güzeldi Brighton. Yaşanabilir şehirler listesine ekledim..



Bu arada, İngiltere gibi değil diyip sonra da çok sevdim dediysem de, bu düşüncem bu ülkeyi sevmediğim anlamına gelmesin. Günde yüzlerde kere özür dilemeyi ve teşekkür etmeyi sevdim ben :-) Tanımadığım insanlara nasılsın diye sormak da hoşuma gidiyor. Gün aşırı hava durumu hakkında insanlarla konuşmak ve oh, ah ünlemleri ile bezenmiş cümlelerin ağızlarınan o çok sevdiğim İngiliz aksanı ile dökülmesini seviyorum. Ekonomik anlamda gelişmiş ülke sıfatı taşısa da, saçma sapan aksiliklerini de seviyorum (asla ama asla zamanında gelmeyen, hatta bazen hiç gelmeyen otobüsler-sadece benim yaşadığım şehirde olan bir olay bu-; ray hattında bilmem ne olduğu için geciken trenler, tünelde giderken ışıkları sönüp sönüp yanan metro vs vs.. :-) ). Karşıdan karşıya geçerken hala hangi taraftan araba geleceğini kestiremediğimden çılgınlar gibi yolun her tarafına bakmayı seviyorum. yolun yanlış tarafında otobüs bekleyip otobüs geldikten sonra yanlışımı anlayıp hiiiiç bozuntuya vermeden doğru durağa yürümeyi de. Kimi zaman (eskisi kadar sık değil tabi ki) hala burada herşeyin ters olduğunu unutup aaa arabayı çocuk kullanıyor şaşkınlığımı da :-) Hah bir de, sıcak su ve soğuk su musluklarının birbirinden ayrı olmasını; başka bir deyişle sabahları yüzümü yıkarken ya sıcak sudan yanarak ya da buz gibi sudan donarak ayılmayı da seviyorum ( bu ayrı musluk hikayesinin sosyalleşmemde nasıl fayda sağladığını bilseniz..).


Ya böyle işte, belki hergün serpiştiren kar durur artık, hatta güneş bile açar. Biz de güneş var diye kendimizi avutup açık havada soğuktan dişlerimiz birbirine vura vura kahve içip en sonunda esen rüzgardan dayak yemiş gibi olup güneşin keyfini çıkarırız, ya da çıkarıyoruz diye kendimizi avuturuz?

Kafam biraz karışık mı ne?