Wednesday, June 16, 2010

Shakespeare and Company kitapçısı


Paris'de gittiğim belki en güzel mekanlardan birisiydi burası. İçeri girince aklıma o kadar çok şey geldi ki, kitaplara bakınca aklımda bir sürü anı canlandı. Hüzünlendim aslında. Her kitapçıda böyle olmuyorum tabi ki:-) Kitapçılara özel bir durum değil zaten. Ama o an içinde yaşadığım anı birileri ile paylaşma isteğim tepe noktasına çıktı desem. Yerden duvara kadar uzanan raflar arasında kitaplara bakarken, neredeyse her kitapçıda yaptığım şeyi yaptım; Orhan Pamuk kitaplarını aradım. Yanımda Isadora vardı. Masumiyet Müzesi'ni buldum. Kitabı açmadan ona ilk cümlesini söyledim "It was the happiest moment of my life though I didn't know it. If I knew it would I cherish..." gerisi aklıma gelmedi şimdi. Kimleri bu kitabı sıkıcı bulsa da bu kitabın ilk ve son cümlesi beni benden almıştır.


Sonra ikinci kata çıktık, ikinci kat o kadar güzeldi ki, ikinci katta olan hiç bir kitap satılık değil. İsteyen geliyor ve okuyor. İçerisinin yerleşimi, mobilyaları o kadar güzeldi ki.. Fotoğraf çekemdim, bir sürü insan okuyordu, çalışıyordu; onlafra saygısızlık olurdu. Cam kenarında eski, ahşap oymalı bir koltuk, ucuna oturmul bir kadın okuduğu kitabın sayfaları ile bütünleşmiş gibiydi. Köşede bir daktilo vardı. Eğer yazmak isterseniz oturup o daktiloda çalışabiliyorsunuz. Bir kişi düşünceli düşünceli kapıtlarına bakıyordu daktilo başında. Ve en güzeli, arka taraftaki piyano.. Piyano başında güzel bir parça çalan adama bakakaldım. Bu sefer dayanamadım, bir dakikalık bir video çekimi yaptım ama sonra o anın keyfini çıkarmak istedim. Adamın sesini Anthony and The Johnsons grubunun solisti Antony'nin sesine benzettim. Çok güzeldi adamın sesi. Kitapçının ortamı daha da etkileyici yaptı herşeyi.. Daha da bir daldım gittim, düşündüm düşündüm düşündüm üzüldüm sonra unuttum gitti...



Sonra kitapçıdan çıktım ve bir ilkle karşılaştım. Kitapçıya fotoğraf çekimine gelmiş gelin-damat! İçeri girmediler ama gayet kitaplara bakarak poz veiyorlardı. Sevdim bu fikri, ben de yapacağım!!

Tuesday, June 15, 2010

Paris Paris Paris


(resim ne kötü göründü burada, fakat yakından bakınca hoş duruyor!)

Paris'i zaten seviyordum ama çok da bir bağ kuramamıştım şehirle daha önceden. Paris'e üçüncü kez gittim geçen hafta ve bu sefer gerçek bir Paris tecrübesi yaşadım diyim :) Her an o kadar keyifli geçti ki.. Hayat dolu, her tarafından insan fışkıran, gürültülü, pis, canlı, capcanlı Paris'i bu sefer daha yakından tanıdım sanki. Daha öncede olduğu gibi, bu sefer de çok yakın bir arkadaşımla Paris'e gittim ama eskisinden farklı olarak bir hostel'de kalmak yerine, daha önceki yazılarımda bahsettiğim couchsurfing sitesinden birisini bulup onun evinde kaldık. Cidden, insanın yaşadığı tecrübeyi daha da bir güzelleştiriyor bu paylaşım. Hele bizim kadar şanslı olursa insan, süper ötesi birisinin evinde kalıyorsanız, Paris'li olmayan ama orayı çok seven, şehri keşfetmeye kendini adamış birisi ile beraber kaldığınız da cidden geçen zamanın tadından yenmiyor :-))

Aslında İngiltere'den ayrılırken stes doluydum. Tez danışmanımı belirleyememiş, tez konumu henüz verememiştim. Her gün bölüm başkanlığından mail geliyordu bu konu ile ilgili. Bir de bir kurumdan burs alıyorum ve İngiltere dışına çıkacaksam onlardan izin gibi birşey almam gerekiyor. Tezimle alakalı şeyleri bitiremediğim için izin almaktan da çekindim. Onlara haber bile vermedim giderken. Umarım haberleri olmaz diyerek saat 14:18 Eurostar trenine kendimi attım ve Londra St Pancras istasyonundan Paris Gare du Nord'a yolculuk başladı!! Tabi ki yanıma kitaplarımı aldım, ne de olsa tez için çalışmam gerekecekti. Elbette giderken hiç birşey okumadım:-) E ilk kez Eurostar'a binmişim, başımı cama yapıştırıp etrafı izledim yol boyunca.



Sanırım 3 sene önceydi, Ilenia benim evimde kalmıştı couchsurfing'den beni bularak. O kadar tatlı bir insan ki. Topu topu İstanbul'da 3 gün geçirmemize rağmen İlenia ayrılırken çok üzülmüştüm. Ve 3 sene sonra tekrar bir araya gelecektik!! İstasyonda onu görünce resmen salaklaştım, aynı şekilde o da. Birbirimize bakıp sonra kahkahayı bastık, kucaklaştık. Sonra tekrar baka kaldık birbirmize:) O kadar gerçek gibi değildi ki. İlenia'nın şu anki durumu İstanbul'a geldiği zamandan biraz daha farklı. Önceden kızı ile birlikte Paris merkezinde bir stüdyo dairede yaşıyordu. Şimdi ise erkek arkadaşı ile beraber Paris'in dışında güzel bahçeli bir evde. Evin yepyeni bireyi Matteo da onlara geçen sene katıldı. Ya nasıl tatlı bir bebektir Matteo! Baba olmak istedim ilk kez.




İlk gece peynir-şarap festivali ile geçti! Saint AMrcelin, Buche de Chevre, Rockfort, Primo Sale, Provolone ve Pecorino peynirleri, Roka ve Mozarella salatası yanında da harika Fransız şarapları:-)) Bir insan daha ne ister ki!! Arada geçen yıllarda neler olup bittiğini uzun uzun konuştuktan sonra tekrar birbirimize sarılıp iyigeceler dedik. Ben de çok yorgundum ve gün bu şekilde bitti.


Ertesi sabah Pains au Chocolat kokusuna uyandım. Benim nasıl aç bir insan olduğumu bilen sevgili arkadaşım herşeyi düşünmüş!! Kahvaltı faslından sonra küçük bir yürüyüş (Tabi Matteo sürekli benim kucağımda!) daha sonra bahçede sohbet muhabbet, ardından güzel bir öğle yemeği yedik. Ben yemek sonrası tatlı yerine elbette yine peynir tabağı istedim :) Peynir delisiyim!! Filipinler'de peynirsiz geçen 1 seneden sonra ne yaparsam yapayım peynire doyamıyorum.

(ilenia kahvaltı hazırlaken)


(tatlı niyetine yediğim peynirler!!doyamadım!)

Pazar günü öğlen gibi, onların evinde ayrıldım ve Paris'te asıl kalacağım semte doğru yola çıktım. Saint-Fargeau (Sent förjeee diye mi ne okunuyor, şu fransızca'nın telafuzu beni öldürecek!!) diye bir semtte kaldım. Isadora'nın evinde. Isadora İsveçli ancak yaklaşık bir senedir Paris'te yaşıyor. O kadar tatlı bir insan ki.. Evi de harikaydı. Eski bir daire, dönen merdivenler, etrafı tel örgülerle çevrili asansör, kocaman pencereler, eski eşyalar.. Tam Fransız havası vardı evde :) Evin dışarıdan görünümü ve odamızdan bir kesit aşağıda:




Semt hiç bir turistin uğramadığı, Paris'in en doğu ucunda kalan bir yer. Bu arada şöyle birşey öğrendim. Paris denilen şehir aslında çok küçük. Sadece 105 kilometrekare. Paris'in çevresinde olan ve şehirle birleşmiş diğer semtlere ise Ile-de-France deniliyor. Biz Paris'teydik, neredeyse Paris'in en doğu ucunda. Arkadaşımın gelmesine daha saatler vardı. Ben ve Isadora semt içinde bir sürü barın olduğu bir caddeye gittik, sonra kaldırım üzerine atılmış güzel bir masada oturduk, saatlerce havadan sudan sohbet ettik. Barda bir tane gitar bir tane de kemandan oluşan küçük bir grup muhteşem müzikler yapıyordu. Ben nasıl kayifliyim ama :-) İçiyorum bir yandan, bir yandan güzel müzik, bir yandan Isadora çok keyfili birisi bir de Paris'teyim ya! :) Aşağıya minik bir video ekliyorum, çok güzel çalıyorlardı bence. Bir de sokağın havası çok hoştu. Sahte bir güzellik yoktu. Yaşayan, akan giden şehir hayatı işte :) Video'nun sonlarına doğru Isadora görüntüye geliyor :)


Saat 23 gibi arkadaşım aradı, havalanından çıkmış yola. Paris Beauvais havalanına indi. Tabi nereden bilsin, Paris diye Ryanair'in onları bıraktığı havaalanı aslında Paris'ten 120 km uzakta :D Ama Ryan air olmasa bu tatil olmazdı.. Teşekkürlerimizi onlara bir borç biliyoruz! İremle şehrin neredeyse en batısından olan Porte Maillot'da buluşup yaklaşık 1 saat metro yolculuğu ile eve ulaştık. Ertesi gün bizi bekliyordu!! Heyecan doluyduk :D

Paris Günleri Başlasın!!


Şuraya gittik buraya gittik diye anlatmayacağım. Çok hızlı üzerinden geçersem, Eyfel Kulesi, Saint Michel, Notre Dame, Luxembourg Bahçesi, Saint Germain, Bastille, Champ Elysees, Moulin Rouge, Montmarte, Louvre gibi tüm turistik yerleri gezdik. Zamanımız olsa daha gidecek bir sürü yer vardı ama artık bir daha ki sefere!

Eyfel'e giderken 11 numaralı metro hattına bindik, nasıl birşeydir o öyle. İnsanı yerden yere vuruyor! Bu kadar mı sallar insanı. Oturduğumuz yerde tutunmak zorunda kaldık o derece. Bir yandan da arkdaşımla Fransız erkeklerini konuşuyoruz, yakışıklı mı değil mi vs tamamen geyik muhabbeti yani:-) Vagonun en arkasında tren çok dolu olmadığı zaman açıp kapanan koltuklar var. Orada ikimiz otururken, yan taraftaki koltuğa hoş bir tip bindi. İşte bu dedim, bak Fransızların tipi hoş bence. Sonra komik komik konuşuyoruz, işte tren sarsılsın adamın omuzuna dokunalım dikkatini çekelim diye kendi kendimize gülüp eğlenirken tren bir sarsıldı, benim arkadaşım adamın omuzuna yapıştı resmen, ben koluna girmesem gayet koridorun üstüne oturacaktı. Bizim Fransız yakışıklı şöyle üstten bir süzdü böyle zavallıcıklar bakışını attı bize. Tabi biz bir yandan özür diliyoruz, bir yandan da kendimizi gülmekten alamıyoruz. Bu kadar olur ancak :-) Tabi bunula bitmedi. Paris metrosundan istasyonun çıkış kapıları da bir hoş. Büyükçe bir kapıyı itip çıkıyorsunuz ve tabi kimse geri girmesin diye kapı hızlıca geri kapanıyor. Ben kapıyı ittim, sonra arkadaşım için tuttum. O da çıktı ama o kapıyı tutmadı. Arakdamızdan kimse gelmiyor sandı. Ama arkamızdan bir tane adam geliyordu ve arkadşımın kapıyı tuttuğunu sanıp mersi dedi. Fakar bizimki duymadı, görmedi ve kapıyı bıraktı. Kapı adama çarptı :-S.. Biz tabi yine özür dilemekten bir hal olduk ama adamcağız fransızca birşeyler mırıldandı.. blah blah madam! Ne demiş olabileceğini tahmin etmek istemiyorum :) Ama gün boyunca birbirimize blah blah madam dedik durduk sonra. Adama çok ayıp oldu ama yapacak birşey de yok :-)

Paris anılarının ilk bölümü bu kadarlık olsun! :)

Tuesday, June 1, 2010

Bank Holiday- Praying Day- Resmi Tatil

Mayıs'ın ikinci haftasından beri dersim yok ama sürekl ödev teslimlerim ve sınavlarım var. E durum böyle olunca zamanımı ayarlayan ben oluyorum. Erken kalkmıyorum, hergünüm cumartesi sabahı gibi geçiyor vs vs. Dün hazırlanıp okula gittim kütüphanede biraz zaman geçirmek için. Saat 13:00 olmasına rağmen kampüsteki postane, kafelerin bir kısmı, market ve fotokopi merkezi kapalıydı. Meğer resmi tatilmiş ama benim haberim yok tabi ki. Bana hergün tatil gibi ya! Anlam veremedim. Meydan'da kahve keyfi yaparken Tom ve Angelique geldi.

Tom İngiliz, Angelique ise Danimarkalı. O an şöyle birşeyi farkettik. İngiltere'de tatil günlerine bank holiday deniliyor, bir nevi banka tatili diye çevirilebilir. Danimarka'daki tatillere ise Praying day yani dua etme günü diyorlarmış. Biz ise Türkiye'de resmi tatil diyoruz :-) Sonra Tom hemen tespitini yaptı. Danimarka tatillerini dinsel öğeler üzerine kurarken, Türkiye daha laik bir isimlendirme tercih etmiş. Ve en iyisi belki avrupa'nın en kapitalist ülkesi ingiltere'ninki: herşey para üzerine dönüyor! Bankalar kapalıysa, bu ülkede hayat durmuş demektir :P

sorry blog'cum

Ne ayıp ediyorum sana be blog. Eskiden gün içerisinde dahi olan şeyleri bunu yazmalı mı yazmamalı mı diye değerlendirirdim. Ama şimdi farklı. Bu kadar hevessizlik, motivasyon eksikliği yazmak için ne bileyim. Ama ayıp ediyorum blogcum sana :-) Oysa sen benim hafızam olacaktın, 10 sene sonra seni okuyacaktım ben falan filan. Aslında bir sürü şey oluyor hayatımda ama paylaşma isteğim yok galiba artık? Ya da çok fazla deadline var önümde onlarla boğuşmaktan sana fırsat mı gelmiyor? Öyle birşey ki, kitap okumak istesem kendimi suçlu hissediyorum; kitap okuyacağına makale oku diyorum kendime madem ille okuma yapacaksın. Blog yazmakta çok zamana alıcı gibi geliyor bu aralar. Tamamen psikoloji ya, geçecek geçecek.

Geçen hafta Londra'ya gittim eski ev arkadaşımı görmeye; bir kaç resim çektim ve resimlerimi çok beğendim :) Kırmızı Londra temalı fotoğrafımın bir tanesini burada paylaşmak istiyorum.



Bir de öğle yemeğim, Marks&Spencer'dan.. Eski çalıştığım firmaların bir tanesi Marks&Spencer'a lojistik hizmeti veriyordu. Türkiye'de M&S'in profilini bilirsiniz üst orta sınıfa hitap eder. Yeni yıla yakın zamanlarda bizim depomuz çok şık ve pahalı görünen iç çamaşırları ile dolardı. Öte yandan fiyatı yüksek bluzler, elbiseler filan. Buraya gelip M&S'in yiyecek konusunda çok tutulan bir marka olduğunu öğrenince açıkçası biraz şaşırdım. Humusları cidden başarılı. Depoda çalışan arkadaşıma M&S'den aldığım bir adet "hıyar"ın resmini göndermiştim :) Neyse aşağıda M&S'den aldığım öğle yemeğim var. Sandviçleri ve cipsleri çok iyiydi.



Biraz keyif almaya odaklanmak gerek :) Bu cuma Londra'dayım. Clubbing night! Cumartesi günü de Paris'e gideceğim. Şu Manş Denizi'nin altından geçen eurostar trenleri ile. Umarım tünelde bozulmaz noel zamanında olduğu gibi! Paris'ten sonra da Portekiz'e gidiyorum. Sonra yeniden Londra'ya döneceğim. Paris'e daha önce iki kere gitmiştim ama bu sefer çok daha farklı bir ziyaret olacak gibime geliyor. Portekiz'i ise çok merak ediyordum zaten. POrto ve Lisbon'da takılacağım bir kaç gün. Ha tabi, bu araada tezim için danışman bulamadım, eylül stajımı hala ayarlamadım. Ama banane artık ya; elbet yolumu bulurum. Evet evet, artık herşeyden, her andan keyif alma zamanı!!! :)