Tuesday, June 15, 2010

Paris Paris Paris


(resim ne kötü göründü burada, fakat yakından bakınca hoş duruyor!)

Paris'i zaten seviyordum ama çok da bir bağ kuramamıştım şehirle daha önceden. Paris'e üçüncü kez gittim geçen hafta ve bu sefer gerçek bir Paris tecrübesi yaşadım diyim :) Her an o kadar keyifli geçti ki.. Hayat dolu, her tarafından insan fışkıran, gürültülü, pis, canlı, capcanlı Paris'i bu sefer daha yakından tanıdım sanki. Daha öncede olduğu gibi, bu sefer de çok yakın bir arkadaşımla Paris'e gittim ama eskisinden farklı olarak bir hostel'de kalmak yerine, daha önceki yazılarımda bahsettiğim couchsurfing sitesinden birisini bulup onun evinde kaldık. Cidden, insanın yaşadığı tecrübeyi daha da bir güzelleştiriyor bu paylaşım. Hele bizim kadar şanslı olursa insan, süper ötesi birisinin evinde kalıyorsanız, Paris'li olmayan ama orayı çok seven, şehri keşfetmeye kendini adamış birisi ile beraber kaldığınız da cidden geçen zamanın tadından yenmiyor :-))

Aslında İngiltere'den ayrılırken stes doluydum. Tez danışmanımı belirleyememiş, tez konumu henüz verememiştim. Her gün bölüm başkanlığından mail geliyordu bu konu ile ilgili. Bir de bir kurumdan burs alıyorum ve İngiltere dışına çıkacaksam onlardan izin gibi birşey almam gerekiyor. Tezimle alakalı şeyleri bitiremediğim için izin almaktan da çekindim. Onlara haber bile vermedim giderken. Umarım haberleri olmaz diyerek saat 14:18 Eurostar trenine kendimi attım ve Londra St Pancras istasyonundan Paris Gare du Nord'a yolculuk başladı!! Tabi ki yanıma kitaplarımı aldım, ne de olsa tez için çalışmam gerekecekti. Elbette giderken hiç birşey okumadım:-) E ilk kez Eurostar'a binmişim, başımı cama yapıştırıp etrafı izledim yol boyunca.



Sanırım 3 sene önceydi, Ilenia benim evimde kalmıştı couchsurfing'den beni bularak. O kadar tatlı bir insan ki. Topu topu İstanbul'da 3 gün geçirmemize rağmen İlenia ayrılırken çok üzülmüştüm. Ve 3 sene sonra tekrar bir araya gelecektik!! İstasyonda onu görünce resmen salaklaştım, aynı şekilde o da. Birbirimize bakıp sonra kahkahayı bastık, kucaklaştık. Sonra tekrar baka kaldık birbirmize:) O kadar gerçek gibi değildi ki. İlenia'nın şu anki durumu İstanbul'a geldiği zamandan biraz daha farklı. Önceden kızı ile birlikte Paris merkezinde bir stüdyo dairede yaşıyordu. Şimdi ise erkek arkadaşı ile beraber Paris'in dışında güzel bahçeli bir evde. Evin yepyeni bireyi Matteo da onlara geçen sene katıldı. Ya nasıl tatlı bir bebektir Matteo! Baba olmak istedim ilk kez.




İlk gece peynir-şarap festivali ile geçti! Saint AMrcelin, Buche de Chevre, Rockfort, Primo Sale, Provolone ve Pecorino peynirleri, Roka ve Mozarella salatası yanında da harika Fransız şarapları:-)) Bir insan daha ne ister ki!! Arada geçen yıllarda neler olup bittiğini uzun uzun konuştuktan sonra tekrar birbirimize sarılıp iyigeceler dedik. Ben de çok yorgundum ve gün bu şekilde bitti.


Ertesi sabah Pains au Chocolat kokusuna uyandım. Benim nasıl aç bir insan olduğumu bilen sevgili arkadaşım herşeyi düşünmüş!! Kahvaltı faslından sonra küçük bir yürüyüş (Tabi Matteo sürekli benim kucağımda!) daha sonra bahçede sohbet muhabbet, ardından güzel bir öğle yemeği yedik. Ben yemek sonrası tatlı yerine elbette yine peynir tabağı istedim :) Peynir delisiyim!! Filipinler'de peynirsiz geçen 1 seneden sonra ne yaparsam yapayım peynire doyamıyorum.

(ilenia kahvaltı hazırlaken)


(tatlı niyetine yediğim peynirler!!doyamadım!)

Pazar günü öğlen gibi, onların evinde ayrıldım ve Paris'te asıl kalacağım semte doğru yola çıktım. Saint-Fargeau (Sent förjeee diye mi ne okunuyor, şu fransızca'nın telafuzu beni öldürecek!!) diye bir semtte kaldım. Isadora'nın evinde. Isadora İsveçli ancak yaklaşık bir senedir Paris'te yaşıyor. O kadar tatlı bir insan ki.. Evi de harikaydı. Eski bir daire, dönen merdivenler, etrafı tel örgülerle çevrili asansör, kocaman pencereler, eski eşyalar.. Tam Fransız havası vardı evde :) Evin dışarıdan görünümü ve odamızdan bir kesit aşağıda:




Semt hiç bir turistin uğramadığı, Paris'in en doğu ucunda kalan bir yer. Bu arada şöyle birşey öğrendim. Paris denilen şehir aslında çok küçük. Sadece 105 kilometrekare. Paris'in çevresinde olan ve şehirle birleşmiş diğer semtlere ise Ile-de-France deniliyor. Biz Paris'teydik, neredeyse Paris'in en doğu ucunda. Arkadaşımın gelmesine daha saatler vardı. Ben ve Isadora semt içinde bir sürü barın olduğu bir caddeye gittik, sonra kaldırım üzerine atılmış güzel bir masada oturduk, saatlerce havadan sudan sohbet ettik. Barda bir tane gitar bir tane de kemandan oluşan küçük bir grup muhteşem müzikler yapıyordu. Ben nasıl kayifliyim ama :-) İçiyorum bir yandan, bir yandan güzel müzik, bir yandan Isadora çok keyfili birisi bir de Paris'teyim ya! :) Aşağıya minik bir video ekliyorum, çok güzel çalıyorlardı bence. Bir de sokağın havası çok hoştu. Sahte bir güzellik yoktu. Yaşayan, akan giden şehir hayatı işte :) Video'nun sonlarına doğru Isadora görüntüye geliyor :)


Saat 23 gibi arkadaşım aradı, havalanından çıkmış yola. Paris Beauvais havalanına indi. Tabi nereden bilsin, Paris diye Ryanair'in onları bıraktığı havaalanı aslında Paris'ten 120 km uzakta :D Ama Ryan air olmasa bu tatil olmazdı.. Teşekkürlerimizi onlara bir borç biliyoruz! İremle şehrin neredeyse en batısından olan Porte Maillot'da buluşup yaklaşık 1 saat metro yolculuğu ile eve ulaştık. Ertesi gün bizi bekliyordu!! Heyecan doluyduk :D

Paris Günleri Başlasın!!


Şuraya gittik buraya gittik diye anlatmayacağım. Çok hızlı üzerinden geçersem, Eyfel Kulesi, Saint Michel, Notre Dame, Luxembourg Bahçesi, Saint Germain, Bastille, Champ Elysees, Moulin Rouge, Montmarte, Louvre gibi tüm turistik yerleri gezdik. Zamanımız olsa daha gidecek bir sürü yer vardı ama artık bir daha ki sefere!

Eyfel'e giderken 11 numaralı metro hattına bindik, nasıl birşeydir o öyle. İnsanı yerden yere vuruyor! Bu kadar mı sallar insanı. Oturduğumuz yerde tutunmak zorunda kaldık o derece. Bir yandan da arkdaşımla Fransız erkeklerini konuşuyoruz, yakışıklı mı değil mi vs tamamen geyik muhabbeti yani:-) Vagonun en arkasında tren çok dolu olmadığı zaman açıp kapanan koltuklar var. Orada ikimiz otururken, yan taraftaki koltuğa hoş bir tip bindi. İşte bu dedim, bak Fransızların tipi hoş bence. Sonra komik komik konuşuyoruz, işte tren sarsılsın adamın omuzuna dokunalım dikkatini çekelim diye kendi kendimize gülüp eğlenirken tren bir sarsıldı, benim arkadaşım adamın omuzuna yapıştı resmen, ben koluna girmesem gayet koridorun üstüne oturacaktı. Bizim Fransız yakışıklı şöyle üstten bir süzdü böyle zavallıcıklar bakışını attı bize. Tabi biz bir yandan özür diliyoruz, bir yandan da kendimizi gülmekten alamıyoruz. Bu kadar olur ancak :-) Tabi bunula bitmedi. Paris metrosundan istasyonun çıkış kapıları da bir hoş. Büyükçe bir kapıyı itip çıkıyorsunuz ve tabi kimse geri girmesin diye kapı hızlıca geri kapanıyor. Ben kapıyı ittim, sonra arkadaşım için tuttum. O da çıktı ama o kapıyı tutmadı. Arakdamızdan kimse gelmiyor sandı. Ama arkamızdan bir tane adam geliyordu ve arkadşımın kapıyı tuttuğunu sanıp mersi dedi. Fakar bizimki duymadı, görmedi ve kapıyı bıraktı. Kapı adama çarptı :-S.. Biz tabi yine özür dilemekten bir hal olduk ama adamcağız fransızca birşeyler mırıldandı.. blah blah madam! Ne demiş olabileceğini tahmin etmek istemiyorum :) Ama gün boyunca birbirimize blah blah madam dedik durduk sonra. Adama çok ayıp oldu ama yapacak birşey de yok :-)

Paris anılarının ilk bölümü bu kadarlık olsun! :)

2 comments:

Brajeshwari said...

peynirrrrr !!!!

serrose said...

bla bla mosyooo
feci kiskandim coook eglenmissin :)
Video cok guzel bence de guzel calmislar
Sevgiler