Sunday, November 30, 2008

Belki siz de seversiniz...?

Beğendiğim 3 tane web sitesini sizinle paylaşmak istiyorum, aranızda ilginç bulanlar olabilir diye düşündüm. Seyahat etmeyi seven ve seyahat etmeyi sevenleri sevenler için couchsurfing, dil öğrenmek ve öğretmek isteyenler için livemocha, kartpostalları sevenler için de postcrossing.

1) Couchsurfing

Couchsurfing'e Ocak 2006'da üye oldum ve o zamandan beri aktif bir üye olarak devam ediyorum ve couchsurfing'i çok seviyorum. Sitenin çok güzel bir misyonu var: Participating in creating a better world!



Sitenin olayı şu. Bir profil oluşturuyorsunuz ve evinizi ülkenize ziyaret eden kişilere açıyorsunuz. Başka bir ülkeye, şehre gittiğiniz zaman orayı gerçekten nasıl daha iyi anlarsınız? Bir rehber kitaptan mı yoksa orayı evi bellemiş kişilerin tecrübelerinden mi? Mesela Türkleri ele alalım..Bir Türk ne yer ne içer, nasıl yaşar, gelen kişi gerçekten beni, benim çevremi, benim kültürümü nasıl daha iyi anlayabilir? Elbette ki benimle bir araya gelerek :)

Sitenin çok güzel bir referanslama sistemi olduğu için güvenlik konusunda endişe duymuyorsunuz, zaten gelen kişilere evinizi açmanız da şart değil, yeter ki sizi öğrenmeye çalışan bu kişiler için kendinizden paylaşacak ve onlardan öğrenecek bir şeyiniz olsun. Sizi anlamak isteyen birisinin size yazıp bir iki saat bir cafe'de kahve içip konuşmak istemesi gerçekten çok şeker bir olay.

Bu siteden bir araya geldiğim kişilerden bazıları:

1) Miles - İngiltere. Miles benim evimde 4 gece kaldı. Sonra kar fırtınası koptu 2 gece daha kalmak zorunda kaldı. İşinden ve hayatından sıkıldığı için birazcık birikimi ile yola çıkmış, Türkiye'ye gelmişti sonunda.Hedefi Japonya'ya kadar gitmek:)

2) Luka ve Bane (Sırbistan): Bu iki arkadaş da ben de 2 gece kaldılar. Otostopla Belgrat'dan İstanbul'a geldiler, sonra güneye Suriye ve Lübnan'a kadar gittiler. Hala görüşüyoruz.

3) Ilenia (Fransa): İlenia'yı havalanına bıraktığım zaman ağlayacaktım nereydeyse. O kadar güzel vakit geçirdik ki anlatamam. Ilenia 30 yaşında, bir çocuk annesi İtalyan. Fransa'da yaşıyor.

4)Maria (İspanya) : Maria benim evimde kalmadı, onunla taksim'de buluştuk. Başlangıç seviyesinde ingilizcesi vardı, benim de o dönem başlangıç seviyesinde ispanyolcam. Çok keyifli saatler geçirdik :)

Bunların dışında Kolin(Kanada), jesus(İspanya), Dan ve Chalse(ABD), Tathi (Brezilya) Türkiye'de bu site sayesinde bir araya geldiğim diğer insanlar. Bilgi paylaşımı çok güzel oluyor. Filipinler'e gelir gelmez hemen bu siteden birileri ile buluşmuştum. Her çarşamba düzenli buluşmalarımız var. Keyifli..

Ayrıca sitede bir sürü grup var, TV sevmeyenler, istanbullular, Yoga yapanlar,Trans-Sibirya trenine binmek isteyenler, kitap kurtları, gay backpacker grubu vs vs.. Güzel site yani, haydi haydi,siz de üye olun:)

2) Livemocha

Livemocha bir nevi sosyal network sitesi ama site dil öğrenme üzerine kurulmuş. İnternette envai çeşit dil öğrenme siteleri var ama livemocha gibisini görmedim ben.



Bir sürü dil kursu var. Fransızca, İtalyanca, Almanca, Rusça, Çince vs...Kurslardan istediklerinize kayıt oluyorsunuz. Daha sonra dersler başlıyor, tamamen ücretsiz.. Yazma ve konuşma alıştırmaları da var. İşte o zaman kurduğunuz sosyal network işin içine giriyor. Mesela ben, bu siteden Fransızca çalışıyorum. Benim yazma ve telafuz alıştırmalarımı Fransa'dan siteye üye olan Marie düzeltiyor. O da İngilizce öğreniyor, ben de ona yardım ediyorum.

Dil öğrenmek istiyorsanız, gerçekten çok çok çok güzel bir site, bir göz atın derim.

vee son olarak 3)Postcrossing

Postcrossing'de rastgele insanlara kartpostal gönderiyorsunuz ve size kartpostal gönderiliyor. Siteye üye oluyorsunuz ve site size rastgele bir adres ve bir kod veriyor. Bu kişiye istediğiniz kartpostalı yolluyorsunuz ve kodu yazıyorsunuz. Kartpostalı alan kişi, siteye bu kodu ekliyor vee başarılı bir kart paylaşımı olmuş oluyor.


Kartpostal almak çok eğlenceli :) Edirne'de ingilizce öğretmenliği yapan bir arkadaşım var. Öğrencileri ile beraber deliler gibi kartpostal gönderip alıyorlar:)

Elbette bu yazı güzel bir şarkı ile bitmeli.

Shocking Blue'dan geliyor, send me a postcard

Before loneliness will break my heart, SEND ME A POSTCARD darling..

Sevgiler!



Not: sizin de ilginç bulduğunuz web siteleri varsa lütfen paylaşın, google'dan daha iyi olduğunuza eminim :)

Saturday, November 29, 2008

İki konu:Yaptığım en büyük salaklıklardan birisi ve arkadaşım için hazırladığım sürpriz


Bugün çok yorucu ve keyifli bir gündü.

Daha önceki yazılarımın birinde yazmıştım. 6 Aralık'ta IELTS sınavına giriyorum. Geçen hafta kayıt olmak için British Council'e gitmiştim. Neredeyse 2 saate yakın süren ızdırap dolu bir yolculuk sonrası hayata küsmüştüm resmen. Üzerimden boşalan terden boğulacağımı hissetmiş, perişan bir vaziyette British Council'a varmıştım :-)

Bu hafta öyle olmadı. Geçen haftadan edindiğim tecrübelerim ile gayet rahat bir şekilde varabildim. Planım ders çalışmaktı. Binaya girdim, kimliği verdim, kütüphaneye geçtim, kitabı aldım, CD'leri istedim kütüphane görevlisinden. Kulaklıkla beraber istediklerimi verdi. Buraya kadar herşey normal.

Kütüphanede baya insan vardı, herkes harıl harıl ders çalışıyor. Kütüphanenin en orta yerinde bir CD çaların başına oturdum. Kulaklığımı taktım, kitabımı açtım. Kayıt başladı ama ses az geliyor. Sesini sonuna kadar açtım, artık daha net duyabiliyordum. Neyse, ben güzel güzel dinleyip kitaptaki soruları çözerken yanıma kütüphane görevlisi geldi. En kibar sesi ile, kulaklığı ikinci deliğe değil de, üçüncüye takarsanız daha net duyabilirsiniz dedi. Teşekkür ettim, bir soru daha çözdüm sonra dang etti :-)

Kulaklığı yanlış yere takmışım meğer bütün kütüphaneye yayın yapıyormuşum. Gayet saf saf sesin kulaklıktan geldiğini sanarak.. Bir de sesini de açtım iyice :-D Çok rezil bir durum. Yapılmış en büyük salaklıklar listesine girebilir bence. Çok utandım ama beni bir gülme aldı. Sorulara bakarken yüzümde kocaman bir gülümseme ara sıra da hafiften sesli bir gülüş. :-) Ne şaşkalozum ben böyle (şaşkaloz sıfatı brajeshwari'den alıntıdır :) )

Saat 4 gibi oradan ayrıldım, beynim sulanmış vaziyette. Kolay değil. 2 buçuk saat spor salonuna kayıt olanlar, banka hesabı açtıranlar, fermuar'ın tarihini anlatan hoca, üniversitenin dil merkezii hakkında bilgi veren danışman hikayelerini dinlemek bayıyor bir süre sonra.

ABD'de yaşayan arkadaşım için bir sürpriz hazırladığımı söylemiştim. Bugün hem onun için, hem de kendim için biraz alışveriş yaptım. Başım döndü bir süreden sonra. Merkezler o kadar büyük ve çeşit o kadar çok ki... O kadar çok farklı marka var ki insan neye bakacağını şaşırıyor.

Biraz hazırladığım sürprizden bahsedeyim.

Şeker bir tane kutu aldım, kutuya "paylaşım kutusu" ismini verdim. İçine bir sürü mini mini ıvır zıvır şeyler doldurdum.




Mini mini çiçekler aldım :) Çok sevimliler




Arkadaşlık ile ilgili güzel bir kartpostal gördüm, onu arkadaşlık zarfına koydum ve kutunun içindeki yerini aldı.



Tagalogça esintiler teması ile Tagalog dilinde güzel bir yeni yıl mesajı içeren küçük bir kart yerleştirdim kutuya. Burada en sık kullandığım ulaşım aracı Jeepney, arkadaşımın beynini yiyordum Jeepney şikayetlerimden dolayı. Bir tane jeepney biblosu aldım, kutuda yerini aldı.
Hard Rock Cafe'nin rozetlerinin koleksiyonunu yapıyor, Hard Rock Cafe Makati'nin rozetini aldım.

Bir paket Pancit Canton koydum. Pancit Canton aç kaldığım zaman imdadıma yetişen çabucak hazırlanabilen bir noodle. Beni güzel anlatıyor. Buradaki benden bir parça işte.



Deniz kabuklarından mini mini insanımsı şeyler yapmışlar, sonra bu insancıkları yine bir deniz kabuğuna yapıştırmışlar adını da deniz kabuğu konseri koymuşlar. Çok komik bir görüntüsü var :) Onu da almış bulundum.



Tüm bunların yanında 8 sayfa da mektup yazdım.

Çok hoşuna gidecek, bunu düşünmek de beni mutlu ediyor. :)

Her yer ışıl ışıl, iyice Noel havasına girdim.


Sevgiler!!

Mutluluyum mutlusun mutlu


Mutluluk nedir??

Hangi TV programıydı hatırlamıyorum şimdi. Eline mikrofonu almış muhabirimiz yoldaki insanlara "Mutlu musunuz?" diye soruyordu. İnsanlar genelde ekonomiden, hayat pahalılığından, yobazlıktan dem vurarak "yok mutlu değiliz" diyorlardı. Kimse mutluyum demedi. Bana sorsalardı, sorunun anlamsız olduğunu söylerdim.

Belki yanlış bir yaklaşım ama bence mutluluk sürekli olan bir şey değil. Sürekli olan şey memnuniyet diye adlandırılmalı. (iki kelimenin sözlük anlamını irdeleyerek bu sonuca varmadım, sadece mutluluk tanımlarımı düşününce böyle bir sonuca vardım)

İyi bir işim var, beni seven bir eşim, güzel maaşım, boy boy çocuklarım var. Bence bu durumdan kişi memnun olur.

İşine kabul aldığını öğrendiği vakit mutlu olur. Böyle bir anda içinde yükselen bir histir mutluluk. Ya da nikah masasında "evet" dediği vakit mutlu olur. Daha sonra bu öğeler hayatının bir parçası haline gelir ve onlardan memnun olur. Yıllar geçer, aklına çocuğunun ilk gülümsediği gün gelir, o anı hatırlamak mutlu eder.

Mutluluk andır bence??

Benim mutluluk anlarım neler, düşününce ilk aklıma gelen yol üzerindeki bir kafeden aldığım böğürtlenli kek, ofiste yanına yaptığım kahve :-) Evet, bu yani, o an benim için çok mutlu bir andır mesela.

Telefonum çaldığı zaman abuk sabuk yazan numarayı tanımamak ve açınca uzaaaaklardan arayan annem , babam, arkadaşım olduğunu anlamak mesela mutluluk.

Arkadaşım için hazırlayacağım tatlı sürprizi düşünmek benim için mutluluk

Yeniden başlangıç yapmanın verdiği heyecan mutluluk,

Gezi planları yapabilmek mutluluk şu anda benim için.

Nil Karaibrahimgil'in "ben aptal"mıyım?" şarkısı mutluluk, şarkının ritmini çok seviyorum.

Bu şarkıyı dinlemek, sağ elimi havaya kaldırıp, şarkının melodisi ile yavaştan sağa sola sallamak (hafiften omuzlarımı da silkiyorum) mutluluk :)

Dolabı açtığım zaman, rafta 4 (yazıyla: dört!!!) çeşit peynir, Dimes'in mango-üzüm, mango-şeftali ve kırmızı meyveler sularının olduğunu görmek: 13. ay maaşını alınca tüm paramı peynirlere ve meyve suyuna yatırdım :)

Geçen hafta posta kutumda bulduğum, ABD'de yaşayan canım arkadaşımdan gelmiş mektup benim için mutluluk (evet biz hala mektuplaşıyoruz:-) )


Dün noel ağasının altında sonunda(!) bulabildiğim hediyelerim benim için mutluluk :)

Özetle mutluluk her yerde, hep çevremizde. Mesele onları görebilmek değil mi?

Her anınızdan mutluluklar bulabilmeniz ümidi ile....Mutlu günler :)


Not: Ben de "mim" oyununa dahil olmuşum. gay_yor beni oyuna dahil etmiş :)Onun üzerine yazılmış bir yazıdır bu :)

Bir de aklıma şimdi geldi, üniversitede staj yaptığım yerde satın alma müdürüyüm(bir tek kendisi var satın alma ile alakalı, neyin kimin müdürüyse artık..) diye ortada gezen garip bir adam vardı. İsmi Mutlu Et :) Bir de Bilgi Üniversitesinde tanıştığım bir eğitmen. Adını çok sevmiştim: Gülesin Nemutlu :)

Friday, November 28, 2008

:-)

Sonunda!!

Benim de nole hediyelerim var:)

Beyaz ve köpüklü: Duş Jeli
Beyaz ve yeniden kullanılabilir: Beyaz yastık kılıfları

Beyaz ve lezzetli hediyem hala ortada olmasa da mutluyum. Hiç bu kadar sevineceğimi tahmin etmemiştim :)

Wednesday, November 26, 2008

Küçük şeylere minik bir ekleme


İki önceki postumda küçük şeylerden bahsedip nasıl da büyük şeylere sebep olabileceklerinden bahsetmiştim.

O postu yazdığımdan beri müzik listemdeki bir şarkıyı dinliyorum.

Şarkının adı "small song" :-) Bana göre sesi efsane olan Lhasa'dan bir şarkı.

Evet bu da minicik bir şarkı işte. Kısacık zaten, 2 dakika 26 saniye sürüyor. Basit bir ritmi, basit sözleri var. E küçük işte, çok şey beklememek lazım. Fakat bu küçük şarkı 2 gündür keyfimi tepe noktaya çıkarmış durumda. Mırıl mırıl sürekli ağzımda...Endişeden ziyade, artık heyecan hissediyorum. Yeniden başlamanın verdiği tatlı bir heyecan kaldı sadece ben de...

I made a small, smaaaaalll song!

Mutluyum..

Ve ben bu minicik "small song"u paylaşmak istiyorum sizinle..

Eğer siz de benim gibi Lhasa'yı severseniz, De cara a la pared şarkısını şiddetle tavsiye ederim. Tatlı bir yağmur şırıltısı ile başlayan şarkı Lhasa'nın büyüleyici sesi ile birleşiyor.

Sevgiler!

Tayland'daki Hükümet Karşıtı Gösteriler


Tayland'da hükümet karşıtı gösteriler tüm hızıyla sürüyor. Sebep ise hükümet başkanının bir yolsuzluğa karışmış olması. Vay be dedim içimden... Türkiye'yi düşündüm bir an..

Aslında gösteriler komik (komik değil aslında o kadar ama bana komik geldi) bir şeye de sebep oldu.

Şirketin genel müdürü Filipinler'i bırakıyor. Ekonomik kriz için alınan önlemler sebebiyle kendisini en acil şekilde Çin'e transfer ettiler. Bu ani değişiklik tabi şirkette biraz kargaşa yarattı. Bir de şirketin product marketing müdürü, metro manila satış yöneticisi, Güney Filipinler satış yöneticisi, Kuzey Filipinler satış yöneticisi, tüm mağazalardaki satış noktası reklam-promosyon vb şeyleri kontrol eden yönetici Bangkok'ta liderlik ile ilgili bir konferansa gittiler.

Bugün haberlerde gördük ki, protestocular havaalanını ele geçirmiş:-)

Bahtsızlığın bu kadarı. Konferans bugün bitti ama kimse geri gelemiyor. Protestonun ne zaman biteceği de belli değil.

Bu arada Sadece Filipinler ofisinden değil, Singapur, Çin, Japonya, Endonezya, Malezya ve Avustralya ülke ofislerinden de bir dünya çalışan Bangkok'da mahsur kaldı.

Durumlar tam evlere şenlik yani...

Keşke ben mahsur kalsaydım. Bari Tayland'ı gezecek fırsatım olurdu. Zaruri tatil işte :)

Monday, November 24, 2008

Küçük Sıradan Şeyler...


Noel öncesi inanılmaz bir iş yoğunluğu vardı. Noel öncesi ceplerini boşaltmaya kararlı Filipinoların ve Balikbayanların (yurtdışında yaşayan filipinolara böyle deniliyor) cüzdanından nasıl daha fazla pay alabilirizin tahlilerini yaptık ve uygulamaya koyduk planları. Bu aralar ise yapacak bir şey yok. Zaten 2 hafta sonra ayrılacağım için elimde kalan mini mini şeylerle uğraşıyorum. Özetle, bol bol zamanım var ofiste.

Bugün de bol boş zamanlı bir gündü. Web'de bir sürü dolandım. Aklıma eski müşterim geldi. Diana.. Diana dünyanın en zevksiz (bence) tekstil firması olan C&A'da çalışan tatlı bir Alman. Aklıma Diana ile çıktığımız bir yemek geldi. Kıza Hitler'le ilgili bir sürü soru sormuştum. Almanlarla bu konuyu konuşmak tabudur. Bir de benim müşterim :-) Fakat günün sonunda çok tatlı bir sohbet çıkmıştı.

Bunları düşünürken kendimi wikipedia'da Hitler'in hayatını okurken buldum. Hitler'in Viyana'da geçirdiği bir dönemi olmuş. O kısacık bölüm dikkatimi çekti, inanılmaz çarpıcı buldum:

"Annesi ölmeden hemen önce 1907 yılının Ekim ayında ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girmiş ancak başarısız olmuştu. Annesi öldükten sonra da 1908 yılının Eylül ayında tekrar başvurdu ancak gene başarısız oldu. Bir süre, yapıp sattığı resimlerden kazandığı parayla, yaşadı. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi."

İkinci Dünya Savaşı'nın dünyaya olan etkilerini bir düşünsenize. Avrupa Birliği bu savaşın sonuçlarından birisi. Avrupa tarihi boyunca hiç bu kadar uzun bir barış dönemi yaşamadı. Bundan sonra da aralarında savaş çıkmaz herhalde. Amerika İkinci Dünya Savaşı sayesinde bu kadar güçlendi. Türkiye'nin NATO'ya girmesi yine bu döneme rastlar. Japonya'nın durumu, atom bombası, Rusya.. O kadar çok etkisi var ki bu savaşın herşeye..

Hitler Viyana'daki akademiye kabul edilseydi, acaba dünya nasıl olacaktı? Ressam olurdu, resim yapar resim satardı herhalde. Evet, aklıma bu geldi. Düşünsenize, Viyana'daki akademide görevli olan hoca, profesör, ressam kişisinin verdiği karar aslında dünya tarihini değiştirdi. Ama o bunun hiç farkında değildi o an. Belki hiç farkına varamadı. Tamam, kesin değil ama dünyanın kaderinin kararını verdi belki de o hoca. Ama onun için küçük sıradan bir karar işte...

Yazıyı nasıl bağlayacağımı bilemedim..aklıma başlık da gelmedi zaten...

Sunday, November 23, 2008

Manila, I keep coming back to Manila



Manila.. I keep coming back to Manila..

Neredeyse yarım saattir bu şarkıyı dinliyorum. Kendimi anlayamıyorum. İstanbul'dan güle oynaya ayrıldım resmen. Havalanına geldim, pasaport kontrolu filan. En iyi arkadaşım benimleydi sadece. Sarıldım, öptüm onu. Uçağa binme salonuna geçtim. Hala çok iyiyim. Sonra uçakta yerimi aldım. Cam kenarı... Uçak hareket etti, İstanbul'a baktım, içimde bir şeyin sıkıştığını hissettim. Hıçkırıklara boğuldum ağlamaktan soluğum kesildi. Bir de sağa sola hissettirmemek için kendimi kastım. Başıma ağrılar girdi resmen. İlk aktarma noktası Dubai'ye kadar helak oldum ağlamaktan. Gözlerim şişti, yüzüm kızardı hep... Kulağımda da "Yarim İstanbul, gel öpeyim gerdanından..."

Hayatımın hiç bir döneminde Manila'da kaldığım kadar çok şikayet etmedim. Survivor tadında geçen otobüs, jeepney, yol kenarında yürüme(!) maceraları, bitmeyen trafik, egzos, devasa alışveriş merkezleri, abuk sabuk köprülü kavşaklar, canımdan bezdiren sıcak, sürekli terden sırılsıklam olma, sürekli fast food yeme zorunluluğu..O kadar çok sayabilirim ki..



Şimdi ise evde oturmuş Manila manila şarkısını dinleyip sessizce gözyaşlarıma yol veriyorum.

İlk yazımda yazmıştım, benim bir sevgilim var, 4 aydır beraberiz-beraberdik. Şimdi ise birbirimize bakıp ne olacak?? diyoruz. Ben de çok garip hisler içimdeyim, o da...

Son anları düşünmekten kendimi alamıyorum. Son kere oturduğum evin kapısını açmak, son kere bina koridorunun pis kokusuna sinir olmak, asansörü son kere çağırmak, 29cu kata gelmesinin çok zaman almasına son kez gıcık olmak, giriş katında güvenlik görevlisine son kere günaydın demek, köşede bekleyen durmadan bağıran o salak adama son kez bakmak.. Bir sürü son kereler geliyor aklıma, her birine bambaşka bir anlam yüklenmiş şekilde. Sevgilime bakıyorum... iyi durumda değil, kendime bakıyorum.. sarhoş gibiyim.. Gelmeyi de ben seçtim, dönmeyi de ben seçiyorum. Peki her seferinde neden bunu yaşıyorum?

Manila'ya gelmek hayatımda aldığım en en en güzel kararlardan birisi idi. Bu şehirde yaşadığım güzel anılar, kurduğum güzel dostluklar, katıldığım partiler, bitmek bilmeyen karaoke geceleri, gülümseyen insanlar, kasım ortasında şort tişört parmak arası terlik ile sokaklarda dolaşmak, Türkiye'den kat be kat açık görüşlü bir toplumda geçen süper rahat 6 güpgüzel ay..

Yine gözlerim doluyor, yine başıma ağrılar giriyor. Sevgilime bakıyorum.. Film izliyor bir köşede. Ben ne yapıyorum ya diyorum kendime.. Hakikaten ne yapıyorum ben ya? Hayatımı karıştırmayı ne çok seviyorum böyle.. Buraya gelirken de darmadağın etmiştim kurduğum her düzeni, işimi, evimi, arkadaşlarımı.. Şimdi de aynı şeyi yapıyorum. Hem korkutucu, hem de dayanılmaz bir çekiciliği var düzeni bozup bir daha başlamanın.

offf, içim daraldı..

E o zaman niye dönüyorum? Bilmiyorum, ama kalmak da istemiyorum artık. Gitmek de istemiyorum... Ama gidiyorum..

Şarkıyı ekledim, siz de dinleyin. İlk 40 saniyesi Tagalog, biraz sıkıcı gelebilir ama sonra ritm başlıyor. Eski bir şarkıymış.. Ben sevdim, güzel bir özlem şarkısı.

Manila, manila I keep coming back to Manila..

NOT: Paint'ten başka program bilmiyorum foto düzenlemek için resimler çok küçük oldu ama tıklarsanız büyüyeceklerdir... özür.
NOT2: Aslında bu mutlu bir yazı
NOT3: Manila, I keep coming back to Manila..

Saturday, November 22, 2008

Ve sona doğru..

24 Aralık, biletimi aldım. 25 Aralık sabahı 3:30 gibi İstanbul'da olacağım.

24 Aralık saat 12:00'da uçağım kalkıyor. Bir daha geri dönmemek üzere Manila'dan ayrılıyorum. İşyerimle de konuştum. Aralığın ilk haftasının sonunda işten ayrılacağım. Ondan sonra maddi durumumun el verdiği kadarıyla ülkenin kuzeyinden başlayıp, gidebileceğim en son noktaya kadar gideceğim.

Birbirinden farklı, eğlenceli, sıkıcı, depresif, mutlu geçen onca günden sonra ayrılmak biraz garip geliyor. Öte yandan yeni bir başlangıç yapma potansiyeline yeniden girmenin de vermiş olduğu bir mutluluk var. Tabi bir de huzursuzluk. Çok düşünmemeye karar verdim. Mutluluğu da, huzursuzluğu da zamanı geldiğinde yaşayacağım. Şimdi burada geçireceğim son bir buçuk ayın keyfini çıkarmam gerekiyor.

Ha, unutmadan, hediyemi almadan da bir yere gitmem. Bugün ofise uğradım. Hala kimse bana bir şey bırakmamış. Olacak iş değil.. :)

Bugün British Council'e gittim. IELTS sınavı için gün aldım. Bir sürü para bayıldığım için sınavdan iyi bir not almam lazım. 2 hafta komposizyon yazıp, IELTS'in abuk sabuk konuşma konuları için alıştırma yaparak geçecek. Umarım iyi bir not alabilirim. Tekrar aynı parayı vermek istemiyorum.

Ders çalışmam lazım 2 haftam var...

1 Aralık Dünya AIDS Günü-Haydi Sokağa

1 Aralık Dünya AIDS Günü için ilk defa bu sene sokaklara çıkılıyor. İstanbul'da olmadığım için malesef katılamayacağım. Haydi Sokağa!! :) daha fazla bilgi için: Pozitif Yaşam Derneği



Bu sene 1 Aralık Dünya AIDS gününde ilk defa sokağa çıkıyoruz...

Biz HIV pozitif kişiler ve yakınları, biz HIV/AIDS alanında çalışan aktivistler, biz kadın örgütleri, biz gençlik örgütleri, biz doktorlar, biz özel sektör temsilcileri, biz Beyoğlu halkı, biz gönüllüler… Hepimiz 1 Aralık Günü HIV/AIDS; kadınların, erkeklerin, gençlerin, orta yaşlıların, bakkalın, öğretmenin, polisin, işadamının, ev kadınının, yani bizim meselemizdir” demek için sokağa çıkıyoruz.

HIV dünyada tanımlanalı 27 yıl olmasına rağmen bugüne kadar “HIV/AIDS bizim sorunumuz değildir, bana bir şey olmaz" dedik. Türkiye’de HIV ile yaşayanların sayısı günden güne artıyor… Resmi rakamlara göre yeni HIV/AIDS vakası son üç yılda iki katına çıktı. Bugün Türkiye’de HIV var…

HIV/AIDS artık ölümcül değildir. Mevcut ilaçlarla kontrol altında tutulabilir, Bugün artık HIV+ kişiler, gelişen yeni tedaviler sayesinde kaliteli bir yaşam sürebiliyorlar. Evleniyor, çocuk sahibi oluyorlar; işlerine, okullarına hiçbir sağlık sorunu yaşamaksızın devam edebiliyorlar. HIV+’leri öldüren virüs değil, toplumsal korkular, önyargılar ve ayrımcılıktır.

HIV sosyal ilişkilerle bulaşmaz. HIV+’lerden korkmayın, uzaklaşmayın.



Sizleri 1 Aralık 2008 Pazartesi günü saat: 11:00’de İstanbul – Tünel Geçidi KV’de bizimle olmaya davet ediyoruz… Hangimiz HIV+ ne farkeder deyip, kolkola yürüyeceğiz. Sanatçılarımızla, sokak etkinlikleri ile sokağın meselesi olan HIV’i konuşacağız, ilk defa korkmadan, bilgilenerek…

Program Akışı

11: 00’de Basın toplantısı (Konuşmacı: Prof. Dr. Deniz Gökengin)
Rebetiko
Dilek Ağacı
+1 Tual uygulaması
Kısa Dalga (Liseli öğrenciler müzik grubu)
Kolaj Atölyesi
Gitar Dinletisi
Karikatür Atölyesi
Ritim Atölyesi

Basın toplantısından sonra dilek ağacına gidip sanatçılar mesajlarını vererek, röportajlarını gerçekleştirecektir.

Sanat istasyonlarını ziyaret etikten sonra Samba Grubu, sanatçılar, doktorlar, aktivistler, gönüllüler ve basın ile birlikte Odakule’ye kadar yürüyüş yapılacaktır.

Katılacak sanatçılar:
Buket Uzuner
Harun Tekin
Mehmet Ali Alabora
Murat Daltaban
Mustafa Alabora
Önder Bora

Düzenleyici Kuruluşlar:

• Pozitif Yaşam Derneği (PYD)
• Türk Tıp Öğrencileri Birliği (TurkMSIC)
• Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG)
• Gilead İlaç
• İletişim Ünitesi Reklam Hizmetleri
• GfK Türkiye
• Birleşmiş Milletler Tema Grubu/UNAIDS

Destekleyici Kuruluşlar:

• Beyoğlu Belediyesi
• Uluslararası Af Örgütü
• Lamdaistanbul
• Pozitifler Derneği
• AIDS Savaşım Derneği
• HIV/AIDS STK Platformu
• Hangar Sanat Derneği
• İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV)
• Fotoğraf Vakfı
• Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği
• Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklarla Savaşım Derneği
• Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)
• Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkları Önleme Derneği (Kadın Kapısı)
• Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği



hangisi HIV pozitif??

Ne farkeder ki... :-)




Wednesday, November 19, 2008

Öylesine, can sıkıntısından yazılmış bir yazı

Bugün yapacak bir şeyim yok, öylesine vakit geçiriyorum ofiste.
Canımın sıkıntısına çare olarak ofiste bir kaç foto çekip, bloguma bir şeyler yazayım dedim.
Bu bir kaç zamandır bahsettiğim noel ağacımız. Yanındaki kutu da şu aktivite vesilesi ile hediyelerin yerleştirileceği kutu. İçinde çok az hediye var hala. Kimse benim kadar ciddiye almamış anlaşılan olayı. Daha önce dediğim gibi, eğer bana kimse hediye vermezse yakacağım bu ağacı :-)






Buradakilerin bir başka özelliği de fotoğraf çekilmeyi çok sevmeleri. Elinizde bir makine göredursunlar, hemen poz alınır ve fotoğraf çekilmesi istenir. Japonlar deli gibi fotoğraf çekerken, Filipinolar fotoğraf karesinde olmayı seviyorlar. Şirkette yaptığımız bir sürü aktivite de onlarca fotoğraf çektim. Fotoğrafları çekerken her karede olmak için can atan kişiler daha sonra bana resimleri hiç sormadılar.

Ben ağacın resmini çekerken, ağacın civarında olan Sunshine ve JP tabi ki yan yana gelip hemen poz verdiler. İkisi de çok şeker, çok tatlı insanlar. Sunshine resepsiyonda çalışıyor. Aramız çok iyi. Hal böyle olunca ne olmuş ne bitmiş şirkette, en son dedikodular ne hepsini öğreniyorum. Hatta bir gün geç kaldım neredeyse yarım saat. Kartımı kullanmadım o gün. Sevgili Sunshine da zaman kaydımı manuel olarak yaptı. Geç kalmamış oldum. Bu da bizim minik sırrımız :)




Bu da ofisten görünen manzara. Yukarıdan Singapur ya da Hong Kong gibi görünse de, aşağı indiğiniz vakit buranın o kadar da zengin bir yer olmadığını anlayabiliyosunuz.


Böyle de bir mutfağımız var. Mutfak ofislerin olmazsa olmazı. Çünkü çok az kişi yemeğini dışarıda yiyior. Yemeklerini dışarıdan alanlar da mutlaka gelip mutfakta yiyorlar. Bizim mutfağımızda buzdolabı,mikrodalga fırın, tost makinesi, filtre kahve makinesi ve meyve suyu sıkacağı var. Eski ofiste çamaşır makinesi ve kurutucu varmış. Hafta sonu çalışanlar gelip çamaşırlarını yıkıyorlarmış. En başta garip bir yan hak gibi görünse de, güzel fikir bence :-) Kendinizi hafta sonu çamaşırlarınızı yüklenip ofis yollarına düşerken hayal edin :-)



Neyse, bu kadar gevezelik yeter.

Sevgiler!!

Tuesday, November 18, 2008

Özledim..

Ziggy'i özledim!! :)

Ziggy İstanbul'da kaldığım evde beraber yaşadığım tombik bir tüy yumağının adı. Benim kedim değildi ama Ziggy'i kendi kedimmiş gibi benimsedim ve özlüyorum keratayı. İlk sahip olduğum (hala sahip olmak diyorum) kediydi kendileri.


Resminden de belli olduğu gibi kendisi süper yaramaz bir yaratıktı. Sabah uyandırır, durduk yere gelip bir pati vurur, misafirlerin ayakkabılarına işer, koltukları parçalardı. O kadar ilgilenmeme rağmen ev arkadaşım geldiği zaman beni hiç takmazdı. Ne kadar istesem de gelip benimle uyumazdı. Hele ev arkadaşım evde ise mümkün değil. Bir kaç kere yatmaya geçtiğim zaman odama alıp kapıyı kapatmışlığım vardır. ama durmaksızın miyavlamasıyla hep pes eden en sonunda ben oldum. Alacağı olsun diyorum. Güya kediler sahip bilmezmiş. Bal gibi de biliyor işte. Niye ben değil de ev arkadaşım??

İşyerim evden çok uzaktaydı. Her sabah daha güneş doğmadan yollara düştüğüm için Ziggy'i kıskanırdım. Kedi olmak istediğim anlar olmuştur. Bütün gün uyu.. ne rahat hayat :)





İstanbul'un kedilerini farketmişsinizdir. Kediler kentin her noktasını sarmış durumdalar. Özellikle Beyoğlu'nun simgelerinden birisidir bence kediler. Mesela Manila'da hiç kedi yok neredeyse. Olanlarım durumu da o kadar feci ki.. Bu yüzden kenti fareler istila etmiş. Hele geceleri caddelerde fareler cirit atıyor, çok korkutucu oluyor önünüzden birden geçen kocaman bir fare :S

İstanbul'da kaldığım son 1 buçuk sene Cihangir'de yaşadım. Cihangir tam bir kedi cenneti. Bilgisayarımda bulduğum, zamanında fotoğrafladığım bir kaç sokak kedisi var. Onları paylaşmak istiyorum.

Mezar taşlarının arasında cirit atan sevimli şey:



Bu minik şey ise Boğaziçi Üniversitesi kampüsünden..


Dikiltaş'tan bir görüntü..



Bu arakdaşı da Beşiktaş Ortabahçe caddesinde görebilirsiniz..

Bu yazı da kediler için olmuş oldu. Özledim Ziggy'i.. gelip yine bana pati atsın istiyorum. Sonra ben de peşinden koşayım, o mutfağa saklanıp köşeden beni gözlesin, uygun gördüğü anda yine ortaya fırlasın gelip bir pati daha atıp kaçıp saklansın. tamam mı??

Sunday, November 16, 2008

Sürprizzzz Doğumgünü Partisi ve Karaoke

Hani hastanelerde olan bir hemşire resmi vardır. İşaret parmağı ile bize sessiz olmamızı söyleyen. Burada gittiğim hastanelerde öyle bir şey görmedim ama kimi caddelerde aşağıya eklediğim logoyo sık sık görüyorsunuz:



Ben bu logonun anlamını şşşt sessiz olun, kornaya basmayın,yakında kilise var, hastane var anlamına gelen masum birşey sanıyordum. Çünkü altında ne bir yazı var, ne de bir açıklama. Meğer, bu logo Victoria Court isimli bir motelin logosuymuş. O şşş yapan kadın figürü de, "kaçamak yapıyoruz, şşş kimseye söylemiyoruz, gizlilik bizim ilkemiz" anlamına geliyormuş. Yani iyi uydurmuşum :-)

Bunu nasıl öğrendiğimi ise şöyle açıklayayım. Dün gece bir arkadaşın doğum günü partisine davetliydim. Parti sürpriz olacağı için, doğum günü sahibinden erken mekana varmak ve saklanmak gerekiyordu. Biz 3 kişiydik. Ben, AJ ve Ish. Ish, doğum günü sahibinin(ismi Nick) ev arkadaşı. E haliyle, zavallı Ish, Nick evden ayrılmadan çıkamadı. Nick evden ayrılır ayrılmaz, Ish bizimle buluştu. Hemen bir taksiye atlayıp Victoria Court'un yollarına düştük.

Hemen arada belirteyim. Kutlamalar, arkadaş toplantıları, partiler genelde evlerde yapılıyor. Ya da bir otelde oda tutuluyor bütün millet oraya gidiyor. Şehir içinde ve şehir dışında sırf partilerde kullanılması için günlük kiralanan evler var. Özetle ev partileri burada çok çok popüler.

Devam edeyim, Victoria Court'a vardık ve ben o şşşş yapan kadının resmini görünce kafam karıştı tabi.. Nedir bu diye sorunca bana açıkladılar. Hemen girişte, şöyle bir poster de var herşeyi açıklayan:



Taksiden indik, koşa koşa odaya doğru gidiyoruz. Kapıyı açtık, içeri daldık. Kimse tanıdık gelmiyor.. İçeridekilerin kafası da bir dünya zaten. Gülümseyen gözlerle bize bakıyorlar. Sonradan anladık ki yanlış oda:-) Apar topar çıktık, bir yandaki odaya girdik. Komedi,içeri girdiğimiz zaman yaşandı. Beklemekten sıkılmış tabi insanlar. Adımımızı attığımız gibi ışıklar yandı ve "SURPRISEE!!". E Nick değildik :) oflayıp pufladılar, sonra biz de yerimizi aldık ve gelmelerini bekledik. :) Komik bir başlangıçtı doğrusu

Size biraz mekandan bahsetmek istiyorum. Oda çok eğlenceli dizayn edilmiş. Ortada bir tane kafes. Hani striptizcilerin şov yaptıkları kafeslerden:


Tüm duvarların kırmızı ile kaplı olduğu bir yatak odası:

Bir de ana mekandan kırmızı bir perdeyle ayrılmış, duvarları kırmızı yumuşak bir malzeme ile kaplanmmış, kendinen geçenlerin birbirini duvardan duvara vurması için tasarlanmış bir mekan:




Giriş kısmı:



Normalde parti dediğimiz zaman aklınıza ne gelir? Mekan, yiyecek, içecek, müzik ve dans değil mi? Mekanı gördünüz, yiyecek ve içecek de vardı ama müzik&dans yoktu!
Saat 8den gece 1'e kadar bir tane karaoke makinesinin başına insanlar içip içip sırayla şarkı söylediler. Mikrofonu eline alan döktürüyordu.


Filipinolar karaoke yapmaya bayılıyorlar. Karaoke'nin buradaki adı Videoke. Videoke her eğlence ortamının olmazsa olmazı. Mesela, şirketçe motivasyon kampına gitmiştik bir resort otele. Kaldığımız süre boyunca, her gece sırf bizim gruba özel bir videoke aleti getiriliyordu. Elde bir şişe bira, saatlerce şarkı söyle dur. Redbox adına çok güzel bir Videoke mekanı var. Menülerine bakıyorsunuz, öğle yemeği promosyonu var. Sing all you can!! Düşünsenize, işyerindesiniz, öğle arası geliyor. Yemeği Redbox'da yemeye karar veriyorsunuz. Bir saat yemek ye, şarkı söyle sonra işe geri dön :) Eğlenceli değil mi? Mesela beyaz eşya satan bir yere gittiniz diyelim. Mutlaka videoke makinesi de satılıyordur. O makine açıktır ve müşterilerden birisi mikrofonu almış sarkı söylüyordur.

Lonely Planet Filipinler kitabında şöyle bir paragraf var:

"Belting out versions of ballads is a national pastime and you won't so much need to find karaoke as eventually try to get away from it. It is common in bars, cafes, stores, buses(!!), almost anywhere there's a person, a microphone and a dream"

Partideki videoke olayı ilk etapta eğlenceli gelse de, mikrofonu almak kolay olmadı. Diğerleri ile arada ciddi bir rekabet vardı :-). İlk saat iyi idi, ikinci saatten sonra canım sıkılmaya başladı. Üçüncü saatten sonra ise susun demek istediğim anlar oldu. Ama genel olarak eğlenceliydi diyebilirim.

Sizin için iki tane de videom var, karaoke anlarından..

Solistlerimiz Nice, Candy ve Abby.


Nick'in doğumgününden.. from Array Array on Vimeo.

Ve benim müzikten dolayı kendimden geçtiğim an. Bu sefer mikrofonda Alphi var. Alphi 27 yaşında, hukuk okuyor ve Manila'ya yakın bir kasabada yaşıyor. Kasabanın topraklarının 3'te ikisi bu arkadaşın ailesine aitmiş. Ama para, güzel ses getirmiyor :)(insanların maddi durumları ile ilgili bu gibi bilgiler, tanıştıktan hemen sonra bir şekilde kulağınıza geliyor:-) Ben de paylaşmak istedim)


Untitled from Array Array on Vimeo.

Filipinoları seviyorum. Hiç bu kadar arkadaş canlısı, sohbet etmeyi seven, eğlenen(tamam, biraz farklı metodları var), konuşkan bir insan grubu görmedim. Burada kendimi hiç yabancı gibi hissetmedim. Hiç bir ortama girerken zorlanmadım. Her yerde gülümseyen suratlar karşıladı beni. Ayrılık zamanım yaklaşıyor buradan..

Sevgiler!!

Saturday, November 15, 2008

Temizlik!!

Cumartesi sabahı, temizlik günü :-( Dağ gibi bulaşık birikmiş, nasıl bu kadar çok bulaşık çıkıyor anlamıyorum. Bulaşık yıkamaktan da nefret ederim.

Bu arada size minicik bir not. Çalıştığım firma beyaz eşya konusunda dünya lideri olan bir firma. Satılan ürünlerin arasında bulaşık makinesi yok. Hiçbir yerde de bulaşık makinesi satıldığını görmedim. Bunun sebebini şirketteki ürün yöneticilerine sordum. Meğer Filipinler'de bulaşık makinesi deterjanı yokmuş. Bir kaç defa bulaşık makinesini piyasaya sürmeyi denemişler ama tutmamış. Çünkü bulaşık makinesi deterjanı almak için Singapur ya da Hong Kong'a gitmek gerekiyor. Bizim şirkettekiler de Henkel'le görüşmüşler. Bulaşık makinesi ile beraber deterjanı da getirmek için. Ama talep o kadar azmış ki, bu yüzden fiyat çok pahalıya gelmiş. Ve sonuç olarak memlekette bulaşık makinesi yok.

Onu geçtim, insanlar da mı ihtiyaç duymuyor? Hayır, çünkü hizmetçileri var. hizmetçiye ödenen maaş, bulaşık makinesi için yapılan masraftan daha ucuz. Hal böyle olunca kimse bulaşık makinesi almaya yanaşmıyor.

Buraya ilk geldiğim zaman kaldığım evde çamaşır makinesi vardı. Ama çamaşır makinesi kullanılmıyordu. Çünkü çok su harcıyormuş. Bir de elektrik süper pahalı, o suyu ısıtmak için de dünyanın elektriği. Bu yüzden her çarşamba-perşembe eve elde çamaşır yıkamak için birisi geliyordu. Pazartesi- Salı günü de ütü için geliyordu aynı kişi. Sonuçta ortaya çıkan fayda herkesi tatmin ediyor. Biz de kendimizi paralayalım işyerinde, 5 aylık hizmetçi maaşına çamaşır makinesi satmak için.

Uff,mutfak Cif reklamlarındaki kirli mutfaklara benziyor, aklıma unutamadığım Cif Likit Jel jingle'ı geliyor. Mutfak lavabosunun yanına gidip gelip, bu jingle'ı mırıldanıyorum. Ne gereksiz bir şey hatırlamak için değil mi?

Kahve taştı, ocak battı
Yemek pişti, fırın gitti
Çocuklar geldi, çamur girdi,
Yağlımı tezgah, bak bak bak bak (ya da vah vah vah vah)
Mutfağı kimse görmesin
Cif Likit Jel neredesin?
İşte geldim buradayım
Ben bu işte ustayım diye devam ediyor.

Temizlik olayını eğlenceli hale getirmek için neler yaparsınız? Vileda ile şarkı söylediniz mi mesela hiç? Ya da balerina cif şarkısı ile oradan oraya yerleri bir hevesle sildiniz mi? Ya da öğrenci iken, bulaşıklar o kadar çok olmuştur ki, ev arkadaşı ile ortak karar alıp tabakları çöpe attınız mı? Sonra da herşey 1 milyoncudan tabak aldınız mı?:)

Süper hamarat birisi olarak, işe koyuluyorum artık. Haydi bana baş baş..

Friday, November 14, 2008

it sucks to be me!

Broadway müzikali diyince aklıma geldi.

Avenue Q'yu duydunuz mu hiç, bir Broadway Müzikali. Manila'da izlediğim en en en güzel şeydi. Müzikal, Susam Sokağı'ndan oldukça etkilenmiş. Bir nevi Susam Sokağın'daki karakterler büyümüş(tabi bire bir değil) ve hayata atılmışlar ama hiç birisi umduğunu bulamamış. Rod ve Nicky, Susam Sokağı'ndaki Edi ve Büdü'ye denk geliyor. Ama Rod cinsel kimliğini kabul edememiş bir eşcinsel ve bununla alakalı sorunlar yaşıyor. Trekkie Monster ise Kurabiye Canavarının bir versiyonu. O da garip olduğu için, toplumdan dışlanmış, okulda hep alay konusu olduğu için evine kapanmış ve sürekli porno sitelerine giren bir tip olmuş. Susam Sokağı ile büyüyen birisi olarak çok çok eğlenceli buldum. Şu zamanda bile Susam Sokağı'ndan konuşmak beni çok mutlu eder :-)

Çok çok çok yaratıcı, süper güzel bir oyun. Olur da şansınız olursa mutlaka izleyin, kaçırmayın.

Müzikalden bir şeyler eklemek istedim. "It sucks to be me" en sevdiğim şarkılardan birisi. Diğer favorilerim ise "The Internet is for Porn" ve " If You Were Gay". Buyrun efendim, it sucks to be me:
it sucks to be me
Brian, işsiz bir komedyendir, filoloji mezunu ama hayattan ümidini kaybetmiş, ödenecek bir sürü faturaları var. Kendi kendine söylenirken, Kate Monster çıkagelir. Sonra aralarında konuşmaya başlarlar. Ve en sonunda olay şuna gelir. "it sucks to be me". Brian, işsiz ve parasız 33 yaşında geldiğinden dolayı "it sucks to be me" der. Kate ise güzel ve akıllı olduğu halde sevgilisi olmadığı için "it sucks to be me" der. Daha sonra Nick ve Rod çıkar ortaya. Onlar da ev arkadaşıdır ve pek anlaşamazlar. Rod çok düzenli, Nicky çok dağınıktır. O yüzden onlar için de söylenecek şey "it sucks to be me". Kendi aralarında bunun yarışını yaparlar..:) Kimin hayatı daha beter :-)

Dinleyin, siz de benim kadar sevecek misiniz bakalım??



Sevgiler!!

Merry Christmas-2

Dün yazdığım yazımda yaptığımız etkilnlikten bahsetmiştim sizlere.

Bu sabah ofise geldim, resepsiyonun yanına yerleştirilmiş ağaca şöyle bir göz attım. Kimse hediye bırakmamıştı hala. Sonra masama yerleştim. Aldığım hediye de köpüklü bir şey olmadığı için minik bir not iliştirmek istedim. Notu ingilizce yazıp resepsiyondaki arkadaşa gittim ve Tagalog'a çevirmesini istedim. Çünkü notu ingilizce yazsam sneazy snowdrop'un ben olduğu anlaşılacaktı.
Ben:Sunshine, (resepsiyonda çalışan kızın nickname'i sunshine) şunu tagalog'a çevirebilir misin?
Sunshine: Tamam,.....aaaa köpük yok mu?
Ben: Hayır yok, çok önemli mi ya, işte notu yazalım olsun bitsin
Sunshine: Gidip Sprite alalım yanına iliştirelim
Ben:(hiiç aşağı inesim yok, sadece hediyeyi ağacın altına bırakıp yerime dönmek istiyorum)ya ne gerek var, almayalım. Hem snowy christmas'a kalsın gerisi
Sunshine: Gidip Shien'e (insan kaynakları asistanı- etkinliği düzenleyenlerden)soralım istersen, köpük olması lazım..belki onda vardır
Ben: Ya nolur notu Tagalog'a çevir, başka bir şey istemiyorum

Notu pakete yapıştırdım, hediyeyi ağacın altına bıraktım.

Ondan sonra bütün gün ağacın altına gittim durdum. Malesef ne bana bir hediye geldi, ne de benim hediyemi kimse aldı :-(( Bütün gün, hevesle çocuk gibi ağacın etrafında pır pır döndüğüm halde. Bu arada diğer hediyelere göz attım. Pakette olmalarına rağmen anlaşılabiliyor. Mesela "Ho ho christmas", "Sante Fe" için şampuan almış. Bir başkası ise sabun kalıpları. Ya ben de hediye istiyorum :-(

Bir de bugün öğrendim ki, noel partisi için şirketi üç gruba bölmüşler. Her grubun seçeceği bir broadway müzikalinden bir şeyler sahnelemesi gerekiyor. Bunu da bir yarışmaya çevirmişler. Ofisin mutfağında toplantı yapıyordu gruplardan birisi. Biz ne yapacağız bilmiyorum daha. Ama keyifli olacak gibi duruyor. Şarkı söyleyip dans da edeceğiz demek ki :-)

Bir de mail geldi bugün.. Christmas party'de beyaz giyinmemiz gerekiyormuş. Öneriler ise tekvando kıyafeti, Sezar, Beyaz Noel Baba, hemşire, papaz vs vs. Ben ise beyaz beyaz birşeyler giyinip gözlerime siyah kalem çekeceğim galiba. Hem kontrast olur. Saçımı da beyaza boyayabilirim. Bakalım:)

Aşağıdaki fotoğrafları bir alışveriş merkezinde çektim. Işıklar heryerde!!



Ho ho ho, Merry Christmas!!

Merry Christmas!!



Hediye almayı ya da size hediye verilmesini sever misiniz? Ben çok severim ama tek bir sartla.. Alan kişinin içinden gelmiş olması gerekiyor, ya da ben hediye alıyorsam öyle pat diye aklıma gelmeli değişik bir şey gördügüm zaman. İstanbu'ldayken bunu sık sık yapardım. Kitapçıdayım diyelim, ilginç bir fotoğraf derlemesi ya da komik bir kartpostal gördüm. Hemen alırım ve sevdiğim birisine hediye derim. Ama işin içine doğum günü, yeni yıl, sevgililer günü vs gibi şeyler girdi mi hediye alma olayı dert oluyor bana...

Özetle hediye konusunda mecbur bırakılmayı hiç ama hiç sevmiyorum. Adı üstünde hediye, neden zorunluluk taşısın ki??

Biliyorsunuz Noel yakın, buralar çığrından çıktı. Her yerde süslemeler, çam ağaçları, ışıklar.... Ben bir türlü kendimi noel, yeni yıl havasına sokamıyorum cünkü hava süper sıcak :-) Yeni yıl benim aklımda soğuk hava, sıcak ev gibi simgelerle yer etmiş. E burada da hava daimi sıcak olduğu için ister istemez biraz garip geliyor gözüme.

Şimdi efendim, hediyeden bahsettim çünkü şirkette yapılan bir etkinlikten bahzetmek istiyorum sizlere. Etkinliğin ismi Kris Kringle. Gecen cuma günü insan kaynakları asistani elinde içi kağıt dolu bir torba ile masaları gezdi. Herkes o torbadan kağıt secti. Meğer o kağıtlarda bize verilecek olan kod isimler yazıyormuş. Bir de hediye alacağımız kişinin kod ismi.

Benim adım Sneezy Snowdrop :-) Hediye alarak mutlu edeceğim kişi ise Snowy Christmas. Bu arkadaşın kim olduğunu bilmiyorum ve 13 Aralık'a kadar da bilemeyeceğim. 3 hafta boyunca her cuma sevgili snowy christmas'a hediye almam ve bu hediyeyi ofisim girisinde duran çam ağacının altına bırakmam gerekiyor. Sevimli bir etkinlik değil mi?

Öyle kafaya göre hediye almak da yok. Bu haftanın hediye teması "beyaz ve baloncuklu". İşten çıktım, ne alsam ne alsam diye düşünerekten bir alışveriş merkezinde buldum kendimi. Aklıma şarap almak geldi ama önümüzdeki haftanın hediye konusu "beyaz ve lezzetli" bu sefer de o hafta kararsız kalırım dıye vazgeçtim. Bir kaç yer gezdim. Uygun olan seyler genelde cok pahalı idi. Almadım.. Sonra bir kitapçıya girdim yorgun argın belki şu salladıkça kar yağma efekti yaratan sulu şeylerden bulurum umudu ile. Yok!! Sonra sinirlendim tabi.. Zamanımı kim olduğunu bile bilmediğim birisine hediye aramakla geçirdiğim için ve daha da sinir olduğum şey ise buna mecbur bırakıldığım için sinirlendim. Biraz fazla şekilcilik yok mu sizce? Neyse ondan sonra ya banane diyip bir tane beyaz kupa bardak aldım. Hediye notuna da köpüklü yapmak senin elinde gibisinden bir şey yazacağım; hani köpüklü bir şeyler içersin anlamında :-)

Neyse, bardağın parasını ödedim ve kasadaki kadına hediye paketi yapmak istediğimi söyledim. Beni hediye paketi yapılan yere yönlendirdi. Sonra kağıt seçtim, fırfırlı şeyler vardır ya onlardan yapıştırdı kutuya sonra bana bir kağıt parçası verdi. Fatura imiş. Kağıdın parası, fırfırın parası, en güzeli de paketleme ücreti almışlar :-) yok artık dedim, paşa paşa ödedim.

Önümüzdeki hafta beyaz soğuk ve lezzetli, üçüncü hafta beyaz ve tekrar kullanılabilir bir şey almam gerekiyor. Yardım edin :-)

Şimdiden herkese mutlu seneler!!!

Tuesday, November 11, 2008

Boracay!!!

Gitme fikrine henüz alışamadım ama bu ülkeden ayrılmadan önce görmem gereken yerler var. Bunlardan ilki Boracay. Bir aksilik olmaz ise Aralık ayının ilk haftasında Boracay'da olacağım.

Aralık ayında plajda keyif yapmak da ayrı birşey :) Şu resme bakar mısınız lütfen, süper güzel değil mi?



Her kötü şey iyi bir şeye sebep olur mu??

Başıma kötü birşey geldiği zaman, ya da kendimi bir açmaz da bulup da istemediğim bir yolda zorla yürümeye başladığım zaman şunu söylerim hep: Başıma gelen her kötü şey, daha sonra olacak iyi bir şeye sebep olur. Aslına bakarsanız, bu yaklaşım hayatta olan olayların birbiri ile bağlantılı olması ve birisinin çıktısının diğerinin girdisi haline gelmesi. Ama yine de, dönüp arkama baktığım zaman gerçekten bu dediğim şeyi hayatımda çok sık tecrübe ettiğimi gördüm. Ya da moralimi düzeltmek için çok sıkı inandığım bir palavra belki de. Neyse ki sıkı inanıyorum...



Aklıma gelenlerden bazıları.. Okulu bitirmiştim, gayet mutlu mesut dil kurslarına gidiyordum, kendi kendime zaman geçiriyordum. İş arıyordum ama burnum pek bir havada idi, aklım gibi..Sonra babamın işlerinde bir takım problemler çıktı, ortak ile yaşanan sorunlar ve bir gecede yaşam standardımız bir kaç basamak düşüverdi. İş ciddiye biniverdi birden. Onu bunu beğenmeyen ben, şehir merkezinin neredeyse 60 km dışında bir işyerinde çalışırken buldum kendimi. İşten kabul aldıktan sonra tekrar nasıl eve döneceğimi düşünürken gözümden süzülen yaşları hatırlıyorum. İstemeden olmuştu çünkü, hazmetmesi kolay olmadı herşeyin bu derece ani olmasını. Kendi adıma bu tecrübeden o kadar çok kazanımlarım oldu ki, en başta ekonomik yönden özgür olmanın tadına vardım, sorumluluk bilincim arttı ve çok da güzel bir pozisyonda buldum kendimi. İş bakımından çok güzel şeyler öğrendim. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladım kısaca. Ama hergün gidip geldiğim ve ömrümden ömür yiyen yol beni bitiriyordu. İşyerimde direk olarak kötü diye nitelendireceğim bir şey olmasa da, genel bir memnuniyetsizlik havası hakimdi. Ve kendimi Filipinler'de buldum. Yepyeni bir hayat, yepyeni bir iş ve çevre..

Benim için en vurucu tecrübeyi ise kısa bir süreliğine beraber olduğum bir sevgilim yaşattı bana. Bu şahsın ismi X olsun.

X ile yaklaşık 4 ay beraber olmuştuk. Dördüncü ayın sonunda X ile yollarımız ayırdık ama görüşmeye devam ettik. Ayrıldıktan 2 ay sonra benim evimde yemek yiyorduk birlikte. X'in yüzü bir garipti. Bir şey söyleyecek ama söyleyemiyor gibiydi. Zaten bir kaç gün önce telefon ettiğinde bana önemli bir şey söylemesi gerektiğini söylemiş ama sonra telefonda söylemekten vazgeçmişti. Yemeği yerken yavaştan konuşmaya başladı. ..........., test yaptırdım ve ben HIV pozitifim!!

O an neler hissettiğimi size anlatamam. Neye üzüleceğimi bilemedim. X'e mi üzülsem yoksa benim de HIV pozitif olma olasılığıma mı. Ne dediğimi hatırlamıyorum, ama ne yapacağımı bilemez bir durumda olduğumu, kısacık zamanda aklımdan bin bir tane düşünce geçtiğini anımsayabiliyorum. Aklıma gazetelerde okuduğum haberler, orada burada son nefesini veren Afrikalı insanların görüntüleri geldi. O gün X'i evine göndermedim. Ben de kalmasını istedim. Zaten yol yorgunuydu. Aksilik bu ya, X o gece yediğimiz yemekten zehirlendi. Ateşi çıktı,sayıkladı, ter içinde kaldı. O gece gözümü hiç kırpmadım. X'in başında ne yapacağımı bilmez vaziyette çaresizce çırpınıyordum sadece. Bütün gece hiç uyumadım.Sabah kalktı, duş aldı ve evine gitti.

Ben bir başıma kaldım ve düşünüyordum. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen internete girdim ve araştırmaya başladım. Bir mail grubuna üye oldum. Mail grubu hiv pozitif ve bu kişilerin yakınlarından oluşan bir grup. O grup bana o kadar çok yardımcı oldu ki, bir sürü şey öğrendim. Mesela, testten en doğru sonucu almak için riskli olan ilişkinin üzerinden en az 3 ay geçmesi gerekiyormuş. Yani 3 ay boyunda acaba negatif miyim, pozitif miyim bilemeycektim.

Şimdi böyle bir olaydan nasıl iyi bir noktaya geleceğimi merak ediyor olabilirsiniz. İşte o kısmı geliyor. Mail grubundan pozitif yaşam derneğinin varlığını öğrendim. (www.pozitifyasam.org). Daha sonra bu derneğe gidip gelmeye başladım. Ve farkettim ki, ben bu konu hakkında hiç birşey bilmiyormuşum. X'in bir kaç ay içinde öleceğini sanıyordum ama aslında HIV+ olmanın ölüm anlamına gelmediğini, düzenli ilaç tedavisi ile hastalığın baskılandığını ve virüsü taşıyan kişilerin HIV negatif bir insandan farksız bir yaşam kalitesi sürebildiklerini öğrendim. Daha açık bir tanımla, HIV pozitif olmak şeker, tansiyon, kalp giib kronik bir hastalık idi. Ve işin en acı boyutu sosyal damgalanma. Dünyada sanırım HIV/AIDS dışına toplumların bu derece ahlaki boyut yüklediği bir hastalık yok. 1980'li yıllarda politikacılar ve kilisenin eşcinsellik ve çok eşliliğe karşı yürüttüğü kampanyalarda yarattığı HIV/AIDS algısı malesef Türkiye'de hala geçerliliğini koruyor. HIV pozitif olan kişi ya eşcinseldir, ya fahişedir. Bunlardan hiç birisi değilse mutlaka kötü bir şey yapmıştır.

Kimlerle tanışmadım ki, evinden atılan çocuklar, işyeri öğrenince kendini kapı önünde bulan çalışanlar, insanlar eşcinsel olduğunu düşünür diye tedaviyi reddeden kişiler, hastanede aşağılanan, hemşirelerin doktorların kötü tavırlarına maruz kalanlar, tedavi alamayanlar, hastanedeki tavır sebebiyle tedavi almayı reddedenler, HIV pozitif durumu ortaya çıkar çıkmaz özel sağlık sigortası iptal edilenler (şirketle bunun kavgasını verdiği zaman açık açık herkesin duyacağının tehdidini almak da dahil) Özetle toplum tarafından bir sürü kötü etiketi HIV pozitif oldukları için üzerlerinde yapışmış bulan bir yığın insan. Kimisi öğretmen, kimisi özel sektör çalışanı, kimisi öğrenci, kimisi gece kulübü işletmecisi vs vs vs.. Ve bir grup inançlı aktivist. Toplumun önyargılarını kırmayı kendine görev bilmiş, bununla ilgili oldukça başarılı calışmalar yürüten bir grup insan. Onlara umut bağlamış yüzlerce kişi. Toplumda yanlış bilinen o kadar çok şey var ki, milim milim ilerlenen bu yolda sabırla gidiyorlar.

Eğitimlere katıldım onlarla birlikte, öğrendim. Projelerde yer aldım ve kendimi çok tatmin edici bulduğum bir işin içinde buldum aslında. Filipinlere gelmekle bu çalışmalara bir ara vermiş olsam da döndüğümde mutlaka devam edeceğim. Bahsettiğim bu insanlar satesinde hayata bakışım değişti. Resmen bir dönem bitti yenisi başladı gibi. O dönemlerde bir tane blog yazmaya başlamıştım ama sonra kaldı. HIV/AIDS ile ilgili bu adreste yer alan yazımı lütfen okuyun http://bilinclen.blogspot.com

Ah bir de yazmayı unuttun. Testimin sonucu negatif çıktı, virüs bana bulaşmamış. Ama bu yaşadığım stresli dönemin sayesinde hem hiç birşey bilmediğimi anladığım bir konuda acayip donanımlı bir adam oldum, hem de çok çok çok harika insanlar ile tanıştım. Benim için bir dönüm noktasıdır. Şu anda HIV/AIDS hakında danışmanlık verecek bilgiye sahibim.

Filipinler defterini de kapatmaya hazırlanıyorum. Aralık sonunda Türkiye'ye taşınacağım. Buradan almam gerekenleri almışım gibi geliyor. Şimdi hayata yeniden yön verme zamanı. Çünkü istediğim bu değilmiş onu anladım :-)

Sevgilerle!!

resim: postitler.blogspot.com

Sunday, November 9, 2008

A message from God

Filipinler'i diğer Asya ülkelerinden farklı kılan önemli bir özellik var: Din... Bu bölgede Hıristiyan olan başka bir ülke yok. Ülkenin yüzde doksanı katolik, aslında ultra-katolik demek daha doğru.

Kilisenin ülke yönetiminde etkisi çok fazla. Devlet ve kilisenin en çok didişdiği konuların başında aile planlaması geliyor. Filipinlerin nüfusu çok fazla. Her yer çocuk dolu. O kadar çok hamile kadın var ki çevrede. E tabi bu kadar kalabalık nüfus fakirlik ile birleşince ortaya açlık, sefalet, evsizlik gibi sorunlar çıkıyor. Etraf evsiz insanlar ile dolu. Mesela benim evimin önünde bir tren istasyonu var. O istasyonda yaşayan sanırım 2 aile var. Çamaşırlarını istasyondaki gölgeliklere seriyorlar. Her biri istasyonun bir köşesinde yatıyor. Çocuklar lağım sularına hop hop atlıyorlar. Hatta bir keresinde işyerimin civarında (plazaların, alışveriş merkezlerinin olduğu semt) bir su borusu patladı. Ah, ortaya çıkan eğlenceyi görseniz, çocuklar suyun keyfini çıkarıyor. Bir tane amcamız o suda yüzünü yıkıyor ve en değişik olanı bence evi olmayan ailenin annesi borudan sızan suda çamaşır yıkıyor. Başınızı sağa çevriyorsunuz ve süper lüx binalar, sola çeviriyorsunuz anlattığım manzara. DEvlet aile planlaamsı için elinden geleni yapsa da, yaptığı her çalışma kilise tarafından engelleniyor. O çocuklar doğacak. Ölürlerse zaten cennete gidecekler ya.. Boşanmak da yasal değil. İlle boşanacağım derseniz çook uzun bir süreci başarı ile atlatmanız lazım. Ama bir kere boşandıktan sonra tekrar evlenemiyorsunuz. Ama insanlar ne yapmış, nikahsız yaşamaya başlamışlar. Çocukları bile olsa nikah yapmıyorlar. Ne olur ne olmaz değil mi:-))

Neyse, gelelim yazının ana konusuna. Her sabah, balkona çıktığım zaman tanrıdan mesaj alıyorum,



Evet, tanrıdan gelen mesajı birileri parasını bastırıp bilboard'a yazmış. 6 aydır o yazı orada ve oldukça pahalı bir reklam alanı. Belki insanların umutlarına bir dayanak olduğu için bu kadar sarılıyorlar dine diye düşünüyorum. En perişan mahallerin duvarlarında "tanrı bizi seviyor" yazısı, teneke evlerin pencerelerinde meryem bibloları. (mesela eklediğim jeepney resmine bakın) Fakat, bu kadar sefalete rağmen insanlar kesinlikle Türkiye'den çok çok daha mutlu.! Dikkatimi çeken bir nokta; umutları var.. hepsi inanıyor birşeylerin değişeceğine ve tanrının onları sevdiği yönündeki inançları çok güçlü yoksa sosyal patlama kaçınılmaz bir şey.

Aile başına sahip olunan çocuk sayısı bize göre yüksek. Genelde 5-8 arasında değişiyor. Ama yeni nesil çok çocuk sahibi olmaktan yana değil. Aslına bence hala çok çocuk sahibi olma peşindeler ama neyse..Benim yaşımda olan iş arkadaşlarımla konuşuyoruz bu konuyu.

Ben: İleride kaç çocuk yapmayı düşünüyorsun?
Arkadaş: ben eski nesil gibi çok çocuk sahibi olma taraftarı değilim. 3 tane yeter..

Bizim başbakanı buraya gönderelim. Buradakiler en az 3 tane diyor :-))

Son olarak gazetelerde uzunca bir süre yer alan ve din sömürücülüğünün iğrençliğini bir kez daha ortaya seren bir olaydan bahsedeceğim.

Frank tayfununu duymuşsunuzdur. Oldukça şiddetli bir fırtına idi. Tayfunun yolu, yordamı, hızı şiddeti belli olduğu halde bir tane feribot Manila'dan yola çıktı ve bu gemi 700 yolcusu ile battı. 700 yolcunun hepsi bu kazada hayatını kaybetti. Şirkete yöneltilen suçlamalar sonucunda genel müdür meydana çıktı ve tüm suçlamaları reddetti. Tayfun tanrının gönderdiği bir felaketmiş, onlar ne yapsın!!

Ulaştırma bakanlığının cevabı ise oldukça eğlenceliydi:

"Earthquakes, floods, typhoos are the acts of God and we can not do anything to stop them. However, sailing a ship into the middle of a storm can not be considered as the act of God. It can only be considered as the act of a stupid person"

Ek bilgi: Şirket hiç ceza almadı. Zaten ilk vukuatları değilmiş. Her sene mutlaka bir gemileri batarmış. Çok büyük ve zengin bir şirket olduğu için kimse birşey yapamıyor..

Saturday, November 8, 2008

Alışveriş Merkezleri-Ağlayan Kent-Ben

Manila, manila... Asya'nın en kalabalık metropollerinden birisi. Çılgın bir yer, manyak bir yer.. Sıfat bulamıyorum Manila için.

Ama bence Manila ağlıyor. Gözyaşları süzülmüyor sadece, Manila hüngür hüngür ağlayan bir kadın. Çok yıpranmış hayattan, çok çekmiş, gün yüzü göreceği zamanları beklemekle geçmiş tüm ömrü. Tam rahata kavuştum derken bambaşka sorunlar çıkmış karşısına. Manila gerçekten ağlıyor ama şehrin kaosundan, gürültüsünden, pisliğinden kimse duymuyor onun sesini.

Manila malesef gelişen bir ekonominin kurbanı oluyor. Gelişmek burada yüksek binalar, alışveriş merkezleri olarak algılanıyor. Alışveriş merkezlerini oldum olası sevmedim. Bana çok yapay geldiler. Ara sıra gitmek fena olmayabilir, ama oralar sanki bizi yaşadığımız şehirden kopartıp içine çeken kara delikler gibi geliyor. Fazla mı abartı oldu? Belki de.. Manila'da herşey bu merkezlerde dönüyor. o kadar çok var ki... Evimin yakınında 10 tane filan vardır sanırım. Hepsi birbirinin aynısı, birbirlerinden farklı olsalarda. İçinde gezen yüzlerle binlerle ifade edilen insanlar. Gürültü her tarafta, tanıtım yapanlar, ortalıkta koşan çocuklar.

Manila'da yürümek mümkün değil, hava çok kirli, çünkü her yerde arabalar var. Alışveriş merkezlerinin her tarafında koskocaman katlı otoparklar var. Trafiği allak bullak eden bu koca canavarlar bu şehri yemiş bitirmiş. Dedim ya, hayat onların içinde dönüyor. Evinizden çıkıyorsunuz, taksiye biniyorsunuz ve merkezin kapısında iniyorsunuz ve hoop hemen içeri.. İşiniz bitti mi? Hemen çıkıyorsunuz tekrar taksi ve eve. Eksik olan ne burada biliyor musunuz? Yaşadığınız kent ile kaynaşma. Şehirdeki herşey insanlar bu merkezlere gidebilsin diye yapılmış sanki. Heryer de köprülü kavşaklar var. Çünkü herşey bu canavralara hizmet ediyor. Manila istediği kadar ağlasın. Herkes bir şeyler almakla o kadar meşgul ki, kimse onu duymuyor bile. Bilmiyorum, bu canavarların buradaki yoğunluğunu ne kadar yansıtabildim, ama hayal edebileceğinizden çok daha fazla.. (lütfen wikipedia'dan bakınız: Mall of Asia.. gurur kaynağımız burada...,)

Arabaları sevmiyorum, araba almayı düşünmüyorum hiç..
Alışveriş merkezlerini sevmiyorum, gitmemek için elimden geleni yapıyorum.

Köprülü kavşaklar, tüneller her yerde yine. Trafiği bunlar çözebiliyor mu gerçekten? Her yere yol yapmakla nereye ulaşmaya çalıştıklarını anlamıyorum. Ayala bulvarı işyerimin olduğu cadde. En yürünebilir cadde diyebilirim. Kalabalık saatlerde nefes alınamıyor ama diğer saatlerde fena değil. O caddede kısacık bir mesafeyi bile yürürken bilmem kaç kere alt geçite iniyorsunuz. Neden? arabalar rahat gitsin diye. Tüm kaldırımlar demirlerle çevrili. Bir akşam hiç unutmuyorum. Saat 21 civarında Ayala boyunca yürüyorum. Nereye gittiğimi hatırlamıyorum. Bir. dört yol ağzına geldim. Minicik bir sokağın karşısına geçmem gerekiyor. Tüm kaldırımın etrafı demir parmaklıklarla çevrili. Korkuluğun bittiği noktayı göremiyorum. Alt geçidi gece olduğu için kapatmışlar. Korkuluk boynca yürümeye başladım, bir arka sokağa yöneltti beni, neredeyse yolun yarısını geri dönmek zorunda kaldım sırf karşıya geçmek için. Ama araba olsaydım böyle mi olacaktı?

Ankara'ya uzun zamandan beri gitmiyorum. Okuduğum kadarıyla, Ankara'nın da her yeri aly geçitler ve tüneller ile dolmuş taşmış. Şehrin içinde araba ile giderken, ketni hissetmekten ziyade otoyolda gidiyormuşsunuz gibi hissediyormuşsunuz. Bunun adı da hizmet oluyor. İnsanları kentlerinden sokaklarından koparmak.. Ve ankara'yı da alışveriş merkezi denilen canavarlar yemeğe başlamış bile??? İstabul'da aynı kaderi paylaşacak gibi.. Kentlerimize sahip çıkmamız lazım. Ben en sahipsiz kalmışını gördüm burada.. ve bu kent hüngür hüngür ağlıyor ama kimse onu duymuyor malesef...

Ben...

Sevmiyorum,

Arabaları sevmiyorum, araba almak istemiyorum hiç..
Alışveriş merkezlerini sevmiyorum, elimde olsa hiç gitmeyeceğim
Televizyonu hayatımdan çıkaralı 4 sene oldu, sevmiyorum onu da..
Kavşakları, otoyolları kent içinde görmekten nefret ediyorum. Onların yüzünden yürüyemiyorum. Hepsi şehrin dışında olmalı, içinde değil!!
Zincir mağazaları sevmiyorum, çeşitliliği yok edip, herşeyi sıradan hale getiriyorlar. Büyük oldukları için küçük ve sevimli olanı bir lokmada yiyorlar..
Plazaları sevmiyorum, onlar da çok izole geliyor bana..

Marketing benim neyime ya?? Ne işim var benim marketing ile, kendimle çeliştiğimi hissediyorum..

Filipino yemekleri-2

Filipino yemeklerinin ikinci ve son bölümü ile karşınızdayım :-))

Direk olarak şu yeniyor bu yeniyor diye anlatmaktan ziyade, yaşadığım anıları paylaşarak sizlere fikir vermek beni daha çok keyiflendiriyor.

Filipinler'e cumartesi öğleden sonraya denk gelen saatlerde vardım. Üyesi olduğum öğrenci komitesinin Filipinler ayağında çalışanlar beni havalanından alıp direk yemğe götürdüler. İlk anıın heyecanı ve mutluluğu ile ne yiyip ne içtiğimi hatırlamıyorum. Jetlag'den feleğim şaşmış bir vaziyette o gece kalacağım eve gittim. Saat sabahın 3'ü, 4'ü bende tık yok. Saat sabah 6 gibi biraz uykuya dalar gibi oldum ve öğlen 1 gibi sürünererek uyandım. Perişanım... Yanında kaldığım arkadaş hizmetçilerine (burada orta sınıfa dahil olan kişilerin dahi hizmetçisi var. İspanyollardan gelen bir kültür) kahvaltıyı hazırlamasını buyurdu. Tabi ben perperişan bir halde duşumu aldım sonra hep beraber yemek yenilen odaya yöneldik. Bu arada hava inanılmaz sıcak ve evin her odasında da klima yok. E tabi ben kafamda kahvaltı hayalleri kuruyorum. Mutfağa gelirim ve malesef hayal kırıklığı. Pilav, kızartılmış gevrek domuz derisi, sos olarak sarımsaklı yağlı bir sos, sosis, yumurta, karides ezmesi,... şöyle birşey yani..

Ne yalan söyleyim, gözlerim peynir ve zeytin aradı. Hava o kadar sıcak ki, yüzümden şıp şıp terler akıyor ve bu kadar ağır bir kahvaltı. Ve ben yine ayıp olmasın diye ağlaya ağlaya yedim herşeyden. Her birinden azıcık ama yine de sabah sabah. İşe başladıktan sonra gördüm ki, burada kahvaltı ya da öğe yemeğinin bir farkı yok. Sabah kahvaltısında kızarmış tavuklar, etler, makarna, soya soslu, yağlı, ismini bilmediğim siyah sularda yüzen et parçalarının olduğu şeyleri herkes kahvaltı diye yiyor. Her öğün bu kadar ağır yemeklerle dolu, ve bu insanların hepsi de zayıf! Nasıl oluyor anlammıyorum.


Dünden beri yemekler hakkında güzel bir şey yazmamışım gibi geldi bir an, hemen sevdiğim şeylerden bahstmeye başlıyorum.

ilk olarak Teriyaki Boy!!! Teriyaki Boy, japon yemekleri satan sevimli bir zincir restaurant. Japon mutfağını çok sevdim. Yemekleri gerçekten çok hafif ve güzel(üzgünüm, yine filipin yemeği değil) Teriyaki Boy'un logosunun sevimliliğine bakar mısınız?


Torpikal ülke olduğu için harika meyve suları var ve çok çok ucuz. Şu güzel karpuz+buz karışıma bakar mısınız?


Deniz ürünlerini çok seviyorum. Filipinler deniz ürünleri konusunda bir cennet!! Restaurantlarda pek balık yemedim. Ama ilk üç hafta yanlarında kaldığım dünya tatlısı ailenin evinde bol bol balık yeme fırsatım oldu. İşte size Ginataan Tilapia, yani hindistan cevizi sütüne yatırılmış balık. Çok leziz çok..


En sevdiğim tatlılardan birini paylaşmak istiyorum. Hindistan cevizi içinde meyve salatası. Hindiztan cevizinin dış kabuğu soyulduktan sonra, iç taraftan çeperleri rende gibi bir aletin yardımı ile sıyrılıyor ve tüm meyve bir nevi kendi içine dökülüyor. Daha sonra karpuzlar, kavunlar, süt, özel bir şurup ekleniyor ve siz de, iş yerinizde öğle arasında enfes bir meyve keyfi yaşıyorsunuz :-)



Ama işin kötü tarafı, eğer aç iseniz ve evde yemek yapacak durumunuz yok ise, tek çaresniz fast food.. Şimdi Mcdonalds'ı arayacağım.. Cheeseburger meal, go big time...