Sunday, December 14, 2008

Array Yine yollarda!! :)-Palawaaaaaaaaaaaaaaaaannn!!

Evet, 5 saat sonra uçağım var. Palawan adasına gidiyorum. Puerto Princesa kentine inip ertesi sabah 5'te El Nido şehrine doğru yola çıkacağım.



El Nido minicik, günün 12 saati elektriği olan Palawan'ın kuzeyinde kalan bir kent.

Şöyle bir 8 gün ortalıkta görünmeyebilirim. Döndüğüm zaman ne kadar çok yazacağımı düşünün artık :)

Sevgiler!!

sonradan gelen editler

1) Puerto princesa'dayim simdi, yarin sabah 5te otobusum var El Nido'ya, teknoloji puerto princesa'ya ugradigi icin internete girebildim :)

2) Puerto'ya vardigimda cok yagmur yagiyordu. Geldigimden beri hafta boyunca yagmur yagmamasi icin dua ediyorum

3) Dizlerime kadar camura bulnamis durumdayim

4) ama tatil havasina soktugum icin kendimi hic birsey keyfimi kacirmiyor

5) 24 Araliktan sonra is is diye zirlayacagim blogda, depresif issiz modlarinda olacagimi hatirladim :)

Tatillilaraiylaylaomlardayım-2 Sagada

Sagada'da gezilip görülecek mekanlar genelde dağların ardında, saatler süren patika yürüyüşleri ile ulaşılabilen yerler olduğu için turizm ofisinden rehber tutmanız gerekiyor. Tek başınıza da olsanız, grup da olsanız fiyat aynı. Kişi başı daha az ödemek için insanlar genelde birbirleriyle konuşup kaynaşma eğilimindeler. Pamela ile tanışmamız bu şekilde oldu, ve sonra çok iyi anlaştığımızı farkettik ve 5 dakika bile ayrı kalmadık.

Saat 14:00 gibi Sagada'ya vardım, çok yorgundum ama uyuyarak günümü ziyan etmek de istemiyordum. Karnım zil çalıyordu. Lonely planet kitabının önerilerine uyup Yoghurt House'a bir şeyler yemeğe gittim. Patlıcanlı sandviç sipariş ettim. O kadar güzeldi ki tadı. Ama mekan çok batılı gibi geldi bana. O yüzden bir daha uğramadım, batıyı sevmediğimden değil, kasabaya uyum sağlamak adına yani. Fakat yediğim şeyin hakkını yememek lazım. Patlıcanlı sandviç. Bayılırım patlıcana!



Yemeğimi yedikten sonra küçük şelalere gitmeye karar verdim. Çünkü yakın ve rehbersiz gidilebilecek tek mekan orasıydı. Pamela ile yeni tanışmıştık. Buluştuk, turizm bürosundan yol tarifini aldık, ve yürümeye başladık. Normalde, 25 dakika sürmesi gereken bir yürüyüştü bu ama biz 40. dakikada hala varamadık :) İnsanlara soruyoruz, nerede diye.. İşaret parmağı havaya kalkıyor, uzaklarda bir yeri gösteriyor. Düz gidin, demir kapı göreceksiniz, demir kapının yanında elektrik direği var. O kapıdan girin sonra devam edin.. Ne muhteşem bir tarif... Bir aşağı bir yukarı yürüyoruz ama demir kapı filan yok. Elektrik direkleri her tarafta. Daha sonra bir demir kapı gördük, içeri girdik.. Bir evin banyosunun yanında bulduk kendimizi. Bir kaç kişiye daha sorduk, yine aynı cevap, tabi işaret parmağı havada ve bir yerleri gösteriyor.. En sonunda kadının biri, bizi demir kapının önüne bıraktı :) Demir kapının önünden meğer kaç kere geçmişiz.. Neyse, demir kapıdan kısa bir yürüyüşten sonra küçük şelalere vardık. Gerçekten çok küçüktü..


Çok etkileyici bir yanı yoktu. Adı üstünde, küçük; çok şey beklememek lazım dedik. Yürüdüğümüze ve konuşup daha çok kaynaştığımıza sevindik ve kasabaya geri döndük.

Kasabaya geri döndükten sonra kahve içip bir şeyler yemek adına Lemon Pie House'a gittik. Evet, burası tek dişli Katrina'nın mekanı.

Killing me softly chicken mevzusu ile ilk tanışık olmamız burada gerçekleşti. Aslında biz, verilen isime takıldık. Sonra hayal gücümüzü kullandık ve çok eğlendik. Fonda çalan "killing me softly" şarkısı, bunu duyan ve kümeste tir tir titreyen, stresli tavuklar.. Hepsi birbirine bakıyorlar acaba bu sefer sıra kimde diye.. Karanlıklardan, kırmızı şalı ile Katrina beliriyor, fonda çalan şarkıyı o da sessizce mırıldanarak kümese yaklaşıyor. Dan dan dan adım sesleri..Tabi, Katrina'nın yüzünü göremiyoruz, sadece bedeni, ve elleri ve rüzgarda havalanan kırmızı şalı.. Eli yavaşça kümese uzanıyor bir tavuğu yakalıyor.. Diğer tavuklar rahatlıyor biraz da olsa. Bir köşede uluyan bir köpek var. Bize göre "Hi Doggy" ama onlara göre "Hi Foody".. Ondan sonra Katrina'nın çocukları tavuğu hunharca öldürme törenini izlerken sağa sola sallanarak " killing me softly" şarkısını söylüyorlar, ortamda sis var, hafiften karanlık falan filan :-)

Bir de Mary mevzusu var bahsetmem gereken. Mary, Katrina'nın eltisi :-)). Aralarında bir sorun var ama ne olduğunu çözemedik. Mary, katiyen Katrina'nın evine gelmiyor. Katrina da Mary'den pek bahsetmek istemiyor. Katrina'ya o kadar gaz vermemize rağmen ağzından baklayı alamadık. Mary diyince hafiften bir suratı ekşidi tabi, gözümüzden kaçmadı ama sorun ne bilemedik. Fakat Pamela ve ben, bu olayda Katrina'nın fanatik destekçisi olmaya ve Mary'den nefret etmeye karar verdik. Evet, ne olursa olsun Katrina haklıydı :) Bir kaç günde kasabanın tüm olaylarına hakim olduk yani :)O andan itibaren ters giden herşeyin sorumlusu Mary olacaktı.. :-D

İkinci günün sabahı, büyük şelalere gitmek için hazırdım. Saat 7 buçuk gibi, Mary'nin evinde kalan Malezyalı 10 kişilik gruba yama olduk. 10 kişilik grubun 4 tanesi anne, diğerleri ise çocuk. 40'lı yaşlarına yaklaşmış olan bu anneler hala sırt çantalarını alıp dağlara taşlara çıkıyorlar. Güney Afrika'dan tutun, Türkiye'ye kadar bir çok mekana gitmişler. Bir araçla belli bir noktaya kadar gittik ve o noktadan sonra uzun ve biraz da yorucu bir yürüyüş başladı.




45 dakikalık bir yürüyüşten sonra büyük şelaleye vardık.. O kadar güzeldi ki.. Fotoğrafımda çok etkileyici çıkmamış çünkü şelalenin yakınına gitmek için sulara girmek gerekiyor. Fotoğraf makinemi geride bırakıp şelalenin yanına gittim. O masmavi ve buz gibi suda yüzmek nasıl güzel bir şey anlatamam size. Yenilendiğimi, tazelendiğimi hissettim. Suyun yere çarptığı yerde oluşan, ve dibine dokunamadığım o doğal havuz da yarım saat-1 saat arası yüzdükten sonra kıyıya çıktım. Dayanamadım, bir daha daldım suya :)



Şelalenin hemen yanında çekilmiş fotolar Malezyalı anne grubunda. Bana mail atacaklar. Aldığım zaman buraya eklerim. Neyse, daha sonra aynı yolu geri döndük. Tepelerde kalan köyün birinde bizi alacak olan aracı beklemeye başladık. Hemen karşımızda olan ilkokul dikkatimi çekti. Ben, ben olduğum için tıpış tıpış okula daldım, sınıflara girdim. Aslında öğretmenlerle konuşmak istiyordum ama galiba tenefüsteydiler, öğretmenleri göremedim. Sınıflarda mevcut ülke başkanlarının fotoğrafları var. Bana çok anlamsız gelen bu uygulamanın, insanlara o yaştan itaat etme kavramını enjekte etme amacıyla yapıldığını düşündüm. Sınıflardan manzaralar size:




Kasabaya sonunda geri döndük. Yolda Mary ile karşılaştık, hani şu Pamela ile nefret etmeye karar verdiğimiz kadın :)Nerede yemek yiyebileceğimizi sorduk. Strawberry Cafe diye bir yeri önerdi. Mary'e bir şans daha verdik (gariban kadın, bilmiyor tabi ona karşı beslemeye karar verdiğimiz, öyle hissetmek için kendimizi zorladığımız düşüncelerimizi :-) ) Çok lezzetli bir sebzeli omlet yedim. Fiyat biraz pahalı geldi, bir de yemeğin gelmesi biraz uzun sürünce bilin bakalım kimi suçlu bulduk.. Tabi ki Mary!! Kesin bile bile yaptı, biliyorduk!! :)



Öğleden sonra mağaralara gitmeye karar verdik. İki tane mağara var ve bu mağaralar yer altından birbirlerine bir şekilde bağlanmış. Ancak mağara bağlantısını geçebilmek için sürüneceğiniz seviyede tünellere girmek, belinize kadar suya batmak gerekiyor. İçerideyken panik olabileceğimi düşündüm. Kapalı alanlar beni fena yapar bazen. O yüzden mağaraların sadece giriş kısımlarına gitmeye karar verdik Pamela ile. Şimdi düşünüyorum hala, acaba iyi bir karar mıydı diye..Neyse geçti artık..

Mağara fotoğraflarım çok etkileyici değil ama eski bir geleneği sizinle paylaşmam gerekiyor. Ölüleri burada toprağa gömmüyorlarmış. Tabutlarına biraz toprak eklenip, tabut dağların sarp yamaçlarının birinde asılıyor..




İlk resimde yamaçlara asılmış tabutlar var. Çok uzakta olduğu için küçük görünmüş tabutlar ama muhteşem "paint" bilgimle ile sizin için işaretledim :-) İkinci resimde ise mağaranın girişine bırakılmış tabutları sağ tarafta görebilirsiniz. Ölü bedenler artık taşa dönmüş tabi..

Üçüncü gün en güzel gündü diyebilirim.. Rehberimiz ile bir gün öncesinden anlaştık. Kiltepan'a gün doğumunu izlemeye gidecektik. Aynı günün akşamı ise Ampacao Dağına çıkıp gün batımını izleyecek, pirinç tarlalarını tepeden görecektik.

Gün saat sabah 4'te başladı. 4 buçuk gibi ben, Pamela ve rehberimiz John buluştuk, yürümeye başladık. Karanlıkta ilk defa ormanlarda yürüyordum. yıldızlar çok güzeldi, hava çok serindi. saat 5 buçuk gibi Kiltepan'a vardık. Kiltepan, dağın yamacında olan uçurumlu bir bölgeye verilmiş isim. Yüksekçe bir nokta. Özelliği, her sabah çöken sis. Fakat sis, Kiltepan'ın altında kalan bir seviyeye çöküyor ve çok harika manzaralar çıkıyor ortaya..





Bulutların üzerinde oturmak gibi bir şey bu. Saniyeler içerisinde manzara değişiyor ama her seferinde nefes kesici. Flickr'da Sagada diye aratın, Kiltepan'da çekilmiş çok güzel bir foto göreceksiniz..

Saat 6 buçuk gibi oradan ayrıldık. Reheberimiz bizi anayolda bıraktı ve akşam saat 4 civarında buluşmak için sözleştik. Pamela ile Rock-inn cafe'ye gitmeye karar verdik. yolumuzun üzerindeydi ve çok güzel bir yer olduğu söylenmişti bize.

Günün ilk ışıklarından her şey daha bir güzel görnüyor sanki.. Yol boyunca örümceklerin ağlarını, hummalı çalışmalarını izledik. Hayran kaldım,çok güzel göründü gözüme..Neredeyse her adımda durup, uzun uzun izledim.




Sonra Rock-Inn Cafe'ye vardık. Köpekler, kediler, horozlar ve kuşların olduğu evlere şenlik bir mekan. Yemekler çok güzel. Mary'nin önerdiği yere göre çok daha ucuz. (Mary bu, ne beklersiniz ki.. :-D ) Kendime yoğurt dolgulu, böğürtlen reçelli pancake ısmarladım. Süper bir kahvaltıydı.



Ve her yerde olduğu gibi, burada da mekan çalışanları gelip yanımıza oturdu. Uzun uzun sohbetler edildi. Öğrendim ki, Sagada'nın yerel halkı bu kasabadan olmayan kişilere asla arazi satmıyorlar, evlerini satmıyorlar. Sadece kiralıyorlar. Kasabada olan tüm pansiyonlar, restaurantlar hep buranın yerel halkına ait. Bu arada arada rekabet yok, yerinde birbirlerini destekleme var. Mesela bu mekanın sahibi olan kadın, ertesi günün kahvaltısı için buraya gelin demekten ziyade, başka başka mekanlar önerdi. Mantık, onlar da kazansın, oraları da görün..

Saat 4 gibi rehber ile buluştuk ve 2 saatlik bir yürüyüşle Ampacao dağının tepesine vardık. Amaç gün batımını izlemekdi ama sis çöktü, yağmur yağdı. Ne pirinç tarlası, ne de günbatımı görebildik. Ama olsun.. Doğa yürüyüşü işte. Hava iyice karardıktan sonra dönüş yoluna başladık. Elimizde gaz lambaları, dağlar, ormanlar arasında karanlıkta yürümekten çok zevk aldım. Kasabaya vardıktan sonra duş almak için kaldığım yere geçtim.

Biraz da kaldığım yerden bahsetmek istiyorum. Yellow Inn House'da kaldım. Sadece 2 tane odası olan, sevimli bir yer. Bir odada ben, diğerinde Pamela kaldığı için, pansiyondan ziyade ev gibi hissettirdi kendini. Bir de mekan sahipleri ile kaynaşılınca tam bir ev ortamı size.







İki katlı bir ev. Öyle lüks bir yer değil, zaten bu backpacker tarzı bir gezi olduğu için bütçeye uygun mekanlarda kalmak lazım.

Alt katında güzel bir cafe var. Ne isterseniz pişiriyorlar ama erkenden siparişi vermeniz lazım ki, gidip alışveriş yapsınlar sizin için. Birde şarap satılıyor. Tatlarına baktım ama sevmedim. Güzel göründükleri kesin ama :)




Son olarak fiyatlar,

Kalacak yerler gecelik kişi başı 200 Peso= yaklaşık 5-6 lira
Yemek fiatları, 50-200 peso arası değişiyor = yaklaşık 1,5 lira-5 lira arası
Rehber Fiyatları 400-600 peso = 12-17 lira arası tabi bu fiyat başkaları ile paylaşılıyor
Otobüs ücreti 250 peso = 7 lira civarında birşey..

Böyle :)

Sevgiler!!

Saturday, December 13, 2008

Tatillillallillaylayliromlaydayım-1 Sagada



Selamlar!!

5 gündür uzaklardaydım. Çok keyifli, çok yorucu, çok öğretici muhteşem bir 5 gün geçirdim. Sagada, beklediğimden çok çok güzel çıktı. Bölüm bölüm anlatmam lazım size

1) Manila'dan ayrılış
Manila ile ilgili yazdığım her yazıda ne kadar sıcak ve ne kadar kirli bir yer olduğunu söylemişimdir. Ter, egzos dumanı, nem, sıcak, gürültü vs Manila'nın olmazsa olmazları.(tabi şehir sadece bu sıfatlarla sınırlı değil ama bu yazdığım kavramlar peşinizi bırakmıyor bu kaotik şehirde)
Herşey gibi, otobüse binmek de bir mesele Manila'da. Çünkü otogar denilen birşey yok. Her otobüs firmasının kalktığı belli başlı noktalar var. Neyse, ben Victory Liner denilen salak firmadan biletimi aldım ve Baguio kentine doğru yola çıktım. Yaklaşık 5 saat sürecek bir yolculuktu bu.
Manila'da ejderha nefesinin altında yaşarken, birden Victory Liner firmasının kutup iklimine sahip otobüsleri insanda şok yaratıyor. Otobüsün klimasının sadece aç-kapa düğmesi var galiba, ayarlama denilen olgu buralara pek uğramamış. Kazak giydim otobüste!! Dizlerimin sızlamasından uyuyamadım. Herkes montlarla, örtülerle oturuyor. bu işkencenin sebebini çözemedim. Bir de Baguio Manila gibi değil, dağların tepesinde bir kent ve oldukça serin. Manila'dan uzaklaşıp dağlara çıktıkça hava da serinleyince, klimanın performansı tepe noktasına çıktı tabi. Sabaha karşı 4 buçuk gibi Bagio'ya vardım. Hemen ilk taksi ile Dagwang terminaline gittim ve Sagada için otobüs bakmaya başladım. Otobüsün 5 buçukta kalkması gerekiyordu.

2) Baguio-Sagada yolculuğu
Otobüs saatlerinin yazıldığı küçük bir tahta vardı. Otobüsün saatini 6:00 olarak yazmışlardı. İyi ne yapalım dedim, biraz takıldım, sonra geldim ki ne göreyim. 6:00'ı silip 6:30 yazmışlar :-) Otobüs saat 7'de kalktı. Dikkatimi çeken bir kaç nokta oldu bu otobüs terminalinde.

-No Spitting Moma-
Moma ne acaba diye düşünürken, balgam olduğunu anlamam çok sürmedim. Bu yazı uygun bir uyarıymış gibi geldi.


-No baggages allowed inside!!!-
3 tane ünlem işaretine ve altındaki açıklamaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Üslup çok sertleşmiş.. Galiba çok ısrarcı olanlar var, bagajlarımızı bırakabilir miyiz diye çok üstüne gidiyorlar herhalde insanların.


-Forgot your Valid ID? Forget your discount..-
Bu yazı dananın kuyruğunu koparan uyarıdır benim gözümde. Gayet net, hedefine yönelik süper bir uyarı :-) Kimliğini mi unuttun? İndirimi de unut o zaman gibi gayet net açık ve anlaşılır. Bunca uyarının arasında insan azarlanıyormuş gibi hissediyor kendini, ki yaratılmak istenen hava o sanırım..


Neyse, otobüs yolculuğu saat 7 gibi başladı. Cordillera dağlarının arasında daracık bir yolda ilerliyoruz. Yol o kadar virajlı ki, otobbüsün sağ tarafında oturduğum için yüreğim hop hop hopluyor. Her dönülen virajda sanki otobüsün tekeri yoldan çıkacakmış gibi geldi bana.
20 dakika sonra geçeceğiniz yolu görebiliyorsunuz. Otobüs de nasıl külüstür anlatamam. Kapısı sürekli açık. ama manzaralar enfes!! Döne dolana döne dolana gide gide, Morning Star dinlenme tesislerinde mola verdik. Yıldızlığından eser kalmamış bu perişan mekandan bir foto size.. Bir de otobüsümüzün resmini çektim.




3) Sagada
Yolun son 3 saat toprak bir yolda geçti. Perişan oldum. yol boyunca umarım gittiğim yer buna değiyordur diye düşünmeden edemedim çünkü 6 saat dön dolan toz toprak yol gitmek inanın hiç kolay değil. ve sonunda mutlu son.. Sagada'ya varabildim.. Mini mini Sagada manzaraları size. Resimler de kötü göründüğünü farkettim şimdi.Ama çok şirin bir kasaba..




Tek caddesi, güleryüzlü, süper ötesi arkadaş canlısı insanları olan tatlı bir kasaba burası. Saat 9'da heryer kapanıyor, saat 10 gibi herkes yatıyor. Saat 9 buçuk oldu mu ister istemez esnemeye, buranın düzenine ayak uydurmaya başlıyorsunuz. Sessizlik her tarafta, saat gecenin bir yarısıymış gibi geliyor. Bu tüm kasabalılar tarafından kabul edilmiş bir kural ve ziyaretçilerin de bu kurala uyması bekleniyor. Müzikli çılgın barlar yok burada. Sadece doğa, dağlar, şelaler, temiz hava ve güzel yemekler var (muhteşem sebze yemekleri...) . Bir de Sagada'nın harika insanları tabi. Gürültülü Manila'dan sonra ilaç gibi geldi bana...

4) Sagada İnsanları

Şelaler, doğa gezilerimden başka bir yazıda bahsedeceğim size. Ama insanlarından bahsetmesem olmaz.

Hani kabile fotoğrafları görürsünüz ya, kadınlar üstsüzdür, sırtlarında çocukları vardır. Koca koca küpeler takmışlardır filan. Sagada insanları Hıristiyanlık buralara uğramadan önce öylelermiş. Kendilerini Filipino olarak tanımlamıyorlar.
Kalınacak mekanlar, kafeler filan aynı zamanda insanların evleri. Bir yerde kaldığınız zaman, akşamları mutlaka mekan sahipleri ile sohbet ederken buluyorsunuz kendinizi. İlk gece kaldığım yerde akşam yemeği için balık istedim. Bahçede güzel güzel oturup balık yiyp muhabbet ederken, mekan sahibi olan Perry ve arkadaşlarının ortada bulunan bir tabaktan gayet iştahlı iştahlı birşey yedikleri gördüm.

Yedikleri şey köpek etinden yapılmış sebzeli bir yemek...


Bana da ikram ettiler, çok leziz filan dediler ama dediğim gibi, benim de limitlerim var ve köpek eti bu limitlerin çok çok çok dışında. Yedikleri özel bir tür köpek yok. Her köpeğin eti makbül :) "Köpek sizin en iyi arkadaşınız ama benim en iyi yemeğim" demeyi de ihmal etmedi sevgili Perry :)Yargılamak yok... Kültürle alakalı bir şey bu.

Kasaba çok küçük olduğu için aynı insanları görüp duruyorsunuz ve bir süre sonra sanki çok uzun zamandır tanışmışsınız gibi geliyor. Benim ekolüm Katrina :)Bıcır bıcır ingilizce konuşan bu tek dişli ablamızın mekanına orada tanıştığım Singapurlu arkadaşım Pamela ile gittik. Lemon Pie ve mountain tea sipariş ettik.

Katrina siparişlerimizi getirdi ve yanımıza oturdu. Sonra uzun ve keyifli bir sohbet başladı. sohbet o kadar derinleşti ki, Katrina'nın kocasının içkici olduğunu, kuzenleri ile arazi yüzünden 15 sene süren bir davası olduğunu ve davayı sonunda kazandığını, bahçesine muz ekeceğini filan öğrendik. Kuzenlerini kınadık tabi ki..





Ah bir de "Killing me softly chicken" mevzusu var :-D Çok komik bir isim.. Bu bir gelenek.. Tavuğu hunharca öldürüp sonra yemeğini yapıyorlarmış. Tavuğu kanatlarından tutuyorsunuz, sopa ile kanatlarına vura vura tavuğu bayıltıyorsunuz.. Sonra tavuk hala canlı iken tüylerini yoluyorsunuz ve son adım, tavuğun kafasını eziyorsunuz :-S korkunç! Eski bir gelenek, tanrıya yapılan bir lütuf gibi düşünün bunu. Sonra o perişan tavuğun yemeği yapılıyor.. Tavuk gerçekten en yavaş şekilde öldürülüyor. Ben yiyemem o tavuğu, üzülürüm. Yüreğim sızlar.

Katrina'nın bahçesinde kaç saat oturduğumuzu hatırlamıyorum.. Çok güzel vakit geçirdim.

Aynı günün sabahı Pamela ile yürürken bir köşede durduk. Ne konuşuyorduk şimdi hatırlamıyorum ama birden kafamıza bir sürü kağıt uçak çarptı. Sonra sevinçli çocuk çığlıkları :-) Meğer aşağıdaki sevimli afacanların işiymiş bu.




Şelalere yürürken yol bağlantısının olmadığı köylerden geçerken de çocuklarla karşılaştım. Üç tane afacan bir tane sopaya tavuğu bağlamışlar ve kesmesi için ailelerine götürüyordu. yaşam tarzının insanı nasıl da değişik yaptığını düşündüm. Ben o yaşta olsam zır zır ağlardım tavuğu öyle görünce. Yediğimiz tavukların bir zamanlar canlı olacağını kabul etmezdim ama bu çocuklar tavuğu yakalamışlar, ayaklarından bağlamışlar ve kesmeye götürüyorlardı..


Bir de bir tane okuldan geçtim. Okulun etrafında oynayan çocukların da fotoğrafını çektim. Nasıl daa mutlulardı. Acaba bir gün modern hayatı görüp mutsuzluğa kapılacaklar mı? Onlar da özenecekler mi, bilmiyorum. Ama şimdi çok mutlu oldukları kesin



Bu yazdığımın iki katı kadar yazabilirim Sagada hakkında.. Ama çok uzatıp da sıkmak istemiyorum sizi :)

Tatil harikaydı, çünkü yoruldum, çünkü keşfettim, çünkü insanlar ile kaynaştım, nasıl yaşadıklarını öğrendim, doğayla berberdim. Yapmacık şeyler (alışveriş merkezleri, yüzme havuzları, animatörler) yoktu. Tekrar gitmeyi çok isterim bu kente..

Geleceğim Sagada, Bekle beni :)

Monday, December 8, 2008

Array Sagada yollarında!!

Herkese Merhaba

Arada sessiz kaldığım 3 gün içinde o kadar meşguldüm ki anlatamam size. Yazacak bir sürü şeyim oldu ama hiç zamanım yok.

Çünkü 2 saat sonra Sagada'ya otobüsüm var. Bir 5 gün uzaklarda olacağım biraz. Sagada 1750 nüfuslu minicik bir dağ kasabası, internet bulursam görüşürüz diyorum

Kendinize iyi bakın!!

Friday, December 5, 2008

Tayland'daki Hükümet Karşıtı Gösteriler-2

Tayland’daki gösteriler sebebiyle Bangkok’da kalıp Filipinler’e gelemeyen şirket çalışanlarından şu yazımda bahsetmiştim size.

Bugün gelebildiler nihayet :-) Hayatlarından da gayet memnunlar. Bu zoraki tatil hoşlarına gitmiş belli ki, en nihayetinde tüm konaklama ve yol masrafları şirket tarafından karşılandı :-)

Bangkok’ta bir kaç gün daha takıldıktan sonra şirket bir otobüs ayarlıyor ve Tayland’ın Phuket kentine geçiyorlar, oradaki havalanından uçabilmek umuduyla. Fakat onlar Phuket’e varana kadar, göstericiler oradaki havalanını da işgal etmişler.

Hal böyle olunca Phuket çevre gezisi, alışveriş ve fotoğrafların çekildiği anlarla dolan bir kent oluyor. Daha sonra şirketin ayarladığı başka bir otobüsle Kuala Lumpur’a gidiliyor. Manila’ya gelecekler için uçuş Singapur’dan ayarlandığı için Kuala Lumpur’da bir kaç saat geçirilip oradan Singapur’a geçiliyor. Ancak yolda olan aksiliklerden dolayı Singapur’dan kalkacak uçağa yetişilemiyor ve bir sonraki gün bekleniyor. Bir gün sürecek Singapur turu da tatil programına böylece eklenmiş oluyor.

Ve ertesi gün mutlu son, Singapur’dan Manila’ya geliş.

İnsanın protesto gösterilerinden dolayı Bangkok’da mahsur kalası geliyor değil mi??

Thursday, December 4, 2008

Motivasyon Araçları




Herkese Merhaba

Uzun zamandır yazamadım, komşu blogları okudum ama yorum da yapamadım.... Evet sadece 2 gün (ya da 3 mü?) ... Hatta beni merak edenler olmuş; merak eden olmuş aslında. (Sevgili Brajeshwari)Tesekkurler, cok hosuma gitti merak edilmek :)

Bir şeylerin değişmesini istediğiniz de kendinizi motive edici şeyler yapar mısınız? Kendimi genelde kötümser bir insan olarak tanımlamakla birlikte, daha önce belirttiğim gibi her olan kötü şeyin iyi bir şeye sebep olacağına inancımı oldukça kuvvetlendirmiş bulunmaktayım.

Kırtasiye malzemeleri üreten büyük bir firmaya depo hizmeti veren bir şirkette çalışıyordum eskiden. İmhaya gidecek ürünlerden ara sıra elime geçen güzel şeyler olurdu. Not defterleri, renkli renkli kartonlar filan. Bir gün duvara asılabilen 4 farklı renk kendinden yapışkanlı kartonum oldu. Ne yapsam, ne yapsam dıye düşünürken bu kartonu dilek duvarı yapmaya karar verdim. Salonun orta yerinde duvara astım. :-) Gidip gelip yazdım çizdim, kağıtlar yapıştırdım kartona. Kartonlardan 2 tanesini de arkadaşlarıma tahsis ettim. İstediğim çok uçuk şeyler gerçekleşmedi, mesela hala Cihangir’de boğaz manzaralı evim yok ama Filipinler işi olsun yazmıştım o oldu mesela :-) Ev arkadaşım ne yazdıysa oldu. Gerçi onun dilekleri olmayacak gibi değildi. Yeni bilgisayar, güzel arkadaşlar, iyi bir iş, iyi bir aşk istemişti kendine. Bilgisayarı var artık, süper bir tasarım firmasında işe girdi, taş gibi Brazilya’lı bir çocuğu da koluna taktı. Hala beraberler mi bilmiyorum ama dilek duvarım işe yarıyordu :-)

Burada da hayata yeni yön verme defterim var. Deftere sadece yeni planlarımla alakalı şeyleri yazıyorum. Mesela IELTS sınavı bu planların bir parçası, tüm alıştırmalar, karalamalar bu defterde.



O kadar renkli bir defter oldu çıktı ki... günlük gibi de kullandığım zamanlar oldu, uçak biletlerinin fiyatlarını yazdığım anlar da. Sinirlenip bir şeyler karaladığım zamanlar da olmuş belli ki, unutmuşum şimdiden yazdıklarımın çoğunu


"biraz gerizekalı sanırım" :-D

Böyle şeyler yaratmayı seviyorum, ÖSS dönemin ve üniversitenin ilk döneminde kullandığım ünlü (benim için çok ünlü) bir ajandam var. Haftada kaç soru çözdüğümü yazmışım, İstanbul’da neden bu kadar çok para harcandığını anlamadığımla ilgili bir kaç notum var, mini mini hedeflerim filan.

Geçen günleri çok çabuk unutuyoruz, farkında olsak da olmasak da. Hayatın her döneminde de hatırlanacak bir sürü şey var aslında. Blogumu bu yüzden de çok seviyorum, 10 sene sonra okuyunca kimbilir neler hissedeceğim. 10 sene sonra blog dediğimiz olay neye benzeyecek acaba... Bir şey değişmez ya... 2000 yılında havada uçan arabalar, her işi yapan robotlar, ışık hızı ile seyahat olacaktı ama olmadı. Tamam, 10 sene sonra bu blog baştan sonra okunacak.


Son cümleyi nasıl bağlayacağımı bilmiyorum yine, vee demezsem olmaz: Aklıma başlık da gelmedi zaten, nokta.

Monday, December 1, 2008

1 Aralik, Dunya AIDS Gunu Icin...





Bugün 1 Aralık, Dünya AIDS Günü..

HID/AIDS keşfedileli 20 yılı aşkın zaman geçti. bu 20 sene içerisinde tedavi ve önleme konusunda bir çok araştırma yapıldı, bir çok sonuca ulaşıldı.

Bugün kullanılan virüs baskılayıcı tedaviler sayesinde HIV pozitif olan kişiler işlerinde, okullarında, sosyal hayatlarında hiç bir sorun yaşamadan yaşamlarına devam ediyorlar. Yani sağlıklılar, artık HIV/AIDS ölümcül bir durum değil. Dünya Sağlık Örgütü HIV/AIDS'i kronik hastalıklar listesine alalı epey zaman geçti ama...

Evet, bu 20 sene boyunca ilerleyen tek şey tedaviler olmadı. Malesef önyargılar tedavi yöntemlerinden çok daha hızlı ilerledi.

HIV/AIDS ilk keşfedildiği zaman, eşcinselliğe karşı yürütülen kampanyalarda çok kullanıldı. Gay kelimesi Got Aids Yet ile eşleştirildi. Malesef bu kampanyalar o kadar başarılı oldu ki, insanlarda oluşan önyargılar bugün hala yıkılamadi. Hastalığın cinsel yolla bulaşması, onu tabu haline dönüştürdü. HIV virüsü kapanlar hep günahkar, kötü birşey yapmış, marjinal insanlar olarak lanse edildiler.

Virüsü taşıyan insanlar dışlanma korkusu, etiketlenme korkusu ile hep durumalarını sakladılar, haksızlığa uğradıklarında seslerini hiç çıkaramadılar. Durumları ortaya çıkmasın diye tedaviyi reddettiler. Doktorlar ameliyat etmeyi reddetti, hastane kapılarında öldüler. Yılların emeği ile kurdukları kariyer hayatlarının birden bire sonunda buldular kendilerini. Eşlerini kaybettiler, arkadaşlarını kaybettiler, ailelerini kaybettiler. Hayatlarını kaybedenlere kimse üzülmedi, hakketmiştir dediler arkalarından. Bu derece büyük travma yaşayan bu kişiler, bir de son darbeyi toplumdan yediler.

Bugüne kadar hep mücadele edildi HIV/AIDS ile. En kolay yöntem olan korku aşılandı insanlara. Saçma sapan mailler döndü, yok sinema koltuğunda iğne batırıyorlar, ankesörlü telefonda kanlı iğne yerleştiriyorlar diye. Bu da sosyal fobiyi iyice körükledi. Peki sonunda ne oldu? HIV/AIDSten korunması gereken toplum, HIV pozitif kişilerden korkar kaçar duruma geldi.

Oysa, sosyal ilişki ile bulaşmıyordu bu hastalık, sarılmak, el sıkışmak, konuşmak, gülümsemek hepimizin ihtiyacı değil mi? HIV pozitif ya da değil, ne farkeder ki?



* HIV pozitiflerin artık sağlıklı bir hayat sürebildiklerini
* HIV pozitiflerin evlenip tedaviler sayesinde sağlıklı çocuk sahibi olabildiklerini
* HIV'in sadece kan yolu ya da KORUMASIZ cinsel ilişki ile bulaştığını
* Korunduğunuz sürece karşınızdaki insanın HIV+ ya da HIV- negatif olmasının farketmeyeceğini
* HIV pozitif bir kişiye sıkıca sarılabileceğinizi
* HIV pozitif bir kişinin tabağından yemek yiyebileceğinizi
* HIV/AIDS'in bir belirli bir sınıfın, grubun, mesleğin, zümrenin sorunu olmadığını

kaçımız biliyoruz?

Bugün 1 Aralık, Dünya AIDS günü,

Bugün hiç bir hastalığa ahlaki boyut yüklenemeyeceğini hatırlama günüdür..


Sevgiler...