Monday, January 18, 2010

Sıkıldım sıkıldım sıkıldım!


Bir aylık ara tatilin üç haftasını gezerek geçirip, son bir haftada ödevlere başlamak hiç iyi bir fikir değilmiş. Çok pişmanım.. Ama Nisan ayındaki tatilde ne yapacağımı düşünmeden de edemiyorum bir yandan.

Kara hafta yaşıyorum resmen... 2 Şubat'da ya feci bir moralde olacağım, ya da oh herşey bitti verdim gitti gibisinden güzel bir rahatlık...

Çok sıkıldım, herşey üstüme geliyor sanki. Topu topu 3500 kelime yazmam lazım ama ben günlerdir 1000'e bile ulaşamadım. Sürekli başka birşeylerle uğraşıp durduğum için ilerlemiyor tabi. Bugünkü hedefim en azından 1500 ki, cuma gününe kadar bunu bitirip, diğer ödevime başlayabileyim. Bu arada kelime sayısını arttırmak için yaptığım cambazlıklarda cabası. Tabi tüm bu cambazlıklar, yazdığım şeyin notunu alırken güzel güzel (!!) geri dönüyor ama yapacak bir şeyim kalmadı artık.

Bazen düşünmeden edemiyorum, gül gibi işim vardı bıraktım geldim. Okuyorum yine. Deli miyim neyim?

İşte, ödevimi yazmak yerine blog entry yazıyorum!!

Saturday, December 12, 2009

Londra...


(Fotoğrafı ben çektim, çok beğendim :) )
ohoo, kaç ay geçmiş yine yazmayalı. Çok temebel oldum ben çok. Filipinler dönemlerinde çok yazmak istiyordum ama son dönemde pek içimden gelmiyordu. O zaman da insan hiç yazmak istemiyor. Ama dün böyle birşey oldu ve birden paylaşmak istedim bir sürü şeyi yine.

Artık İngiltere'deyim. En azından önümüzdeki Ekim ayına kadar buraada olacağım. Ondan sonrasını bilmiyorum. Şimdiye kadar zaten en fazla önümdeki bir senenin nasıl geçeceğini bilebildim. Tabi ki hiç birimiz bilmiyoruz, hayatta ne olacak ne bitecek. Ama şu "düzenli hayat" dedikleri şeye hala geçemedim. Bir oradayım bir burada. Nereye kadar bu böyle gider bilmiyorum ama galiba keyfim yerinde.. Daha çok param olsaydı daha çok keyifli olurdum ama böyle de iyi yine de :)


İngiltere'yi sevdim. Öyle sürekli yağmur yağması gibi bir durum da yok. İstanbul'da kışın hava ne kadar kapalı ise, burada da aslında öyle. Neden böyle bir algı var bilmiyorum. Hava çok değişken, gün içinde yağıyor, duruyor, güneş açıyor ama sürekli sürekli bir yağmur durumu yok.


(Kırmızı telefon kulübesi ve bedava gazeteler)
Londra'da yaşamıyorum, Londra'ya 1 saat mesafede küçük bir kasabadayım. Okulum burada çünkü. Küçük bir şehirde yaşamayalı çok olmuştu. Hayat daha yavaş akıyor bu küçük yerlerde, insanın bol bol zamanı oluyor. Hem zaten Londra'da yaşamaya param yetmezdi. Gayet sürünürdüm diye düşünüyorum. Fakat neredeyse her hafta sonu Londra'ya gidiyorum. Yapacak bir şey olmasa bile, her yerinden yaşam fışkıran bu kentin sokaklarında yürümek bile keyif veriyor insana.

Batı Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsine gittim şimdiye kadar, hemen hemen hepsinin başkentlerini, önemli şehirlerini ziyaret etme şansım oldu. Karşılaştırma yaptığım zaman Londra'da değişik birşeyler olduğunu söyleyebilirim. Bence o kadar güzel bir şehir değil. Hani bir yere gidersiniz, gezersiniz, tozarsınız sonra öyle birşey görürsünüz ki, vauwww diyesiniz gelir. İşte o an o şehir sizi içine alır. İstanbul'a ilk taşındığım zamanlardı. Beşiktaş'tan Anadolu Kavağı'na vapura binmiştim. Boğaz'ın maviliği, yalılar, köprü, Ortaköy ben de o vauww hissiyatını yaratmıştı. Çok etkilenmiştim. Aynı şeyi Paris'te de yaşadım. Ama Londra'da bu olmadı bana. Bence o kadar da güzel bir şehir değil. Eskiden çok endüstriyel bir kent olduğu belli. Şehrin genel rengi olan "kahverengi" insanın gözüne çarpıyor (bence...). Ama neden bilmiyorum, insan kendini yabancı gibi hissetmiyor burada. Londra bir insan olsaydı arkadaş canlısı birisi olurdu gibi geldi bana. Keşfettikçe sevebileceğiniz birisi. İçine girdikçe daha da çok keyifleneceğiniz. Nitekim bana öyle oluyor. I love London :)

Friday, July 24, 2009

İçki kötülüklerin anasıdır..

:-)

Başıma gelmeyen kalmadı, daha doğrusu bilgisayarımın başına gelmeyen kalmadı.

3 hafta filan önce, bilgisayarda kendimce takılırken bira içiyordum bir yandan. Galiba film izliyordum şimdi ne yaptığımı tam hatırlayamıyorum ve bira laptop'a döküldü. Laptop'un faresi o anda öldü.. Bilgisayara yeni bir fare takarak bu sorunun üstedinden geldim. Her ne kadar laptop'a takılan her dış aygıttan nefret etsem de..

Ve dün.. Şarap döktüm bilgisayara! Klavyeye hem de. Bu sefer üstesinden gelemiyorum. Kocaman yeni bir klavye ile eve geldim bilgisayara bağladım. Güya dizüstü ama klavyesi ve faresi dışarıdan bağlı üff.. Ve sonuç.. Bir şekilde ctrl tuşu sürekli basılı kaldığı için hiç birşey yapamıyorum. ctrl tuşuna basan da yok ama kendince basıp duruyor. Yazı yazamıyorum, tıklama yapınca çoklu seçiyor, backspace grup halinde silme yapıyor. Çözemiyorum sorunu. Sanırım bilgisayarım artık öldü. :-(

Çok kritik bir dönemdeydim. Tez yazıyorum çünkü. Eylül'de master'ımdan mezun olacağım, Ekim'de de yenisine başlayacağım. Bu bilgisayar ile ne yapacağım bilmiyorum. Şu anda da iş bilgisayarımı kullanıyorum ama tüm dosyalarım kendi bilgisayarımda..

Laptop'un bir fotosunu çekip buraya eklemek isterdim ama iş bilgisayarında kart okuyucu da yok!

of içki of, kötülüklerin anası gerçekten :-(

Tuesday, July 21, 2009

Uzuuun bir aradan sonra

Güzel şeyler oldu arada, hem de bir sürü güzel şey!

Aralık 2008'de yazdığım bir yazı vardı, "Motivasyon Araçları" isimli. Orada bir tane defterden bahsetmiştim, ismi de hayata yeni yön verme defteri idi. Defterim işe yaradı!! Arada geçen boşluk da aslında o defterde yazdığım kararları uygulamak için yaptığım bir sürü iş, uğraş ile geçti.

Filipinler'deyken uluslaraası bir firmada çalışıyordum, aslında güzel gidecek bir kariyer planı vardı önümde. Ama istemiyordum, zaten o defter öyle çıkmıştı ortaya. Profesyonel olarak bir parçası olmak istediğim sivil toplum alanına nasıl geçebilirim'in hesaplarını içeriyordu o defter. Bununla ilgili master planları, iş başvurusu notları vs vs. Ve sonunda meyvelerini topluyorum.

Aralık ayında hüngür hüngür ağlayarak Türkiye'ye uçtum. Havalimanına beni sevgilim ve orada samimi olduğum bazı arkadaşlarım bıraktı. Beraber bir kahve içtik, sohbet ettik. Sonra terminal binasına girdim, check-in işlemlerini tamamladım. Tekrar yanlarına gittim, biraz daha takıldık, sonra zaman geldi. Sarıldım, sevgilime baktım. Uzatmaları oynuyorduk zaten, iyi gitmiyordu artık. Fakat yine de garip bir histi. Sonra o çizgiyi geçtim, hani pasaport kontrolu olur, aslında çok yakınsınızdır diğer tarafta kalanlara ama çok da uzak. Etrafıma baktım, insanlarla daha çok konuşmaya çalıştım. Ve uçağa bindim. Uçak havalandı, Manila aşağıdaydı. Belki bir daha hiç gitmeyeceğim bir kent. Arkada kalan onlarca anı, sıkıntı, sevinç, insan.. Bir sürü şey. Hepsi az önce o çizginin ardında kalmıştı. Bir dönem kapanıyordu, o anda kafama dang etmesi ile gözyaşlarıma hakim olamadım. Çok ağladım yolda. Hostes'i çağırıp "biraz daha şarap" diyip ağlamak bir süre sonra komik göründü sanırım dışarıdan :-) Ama tutamadım kendimi. Fakat bitmesi gerekiyordu artık, devam etsin de istemiyordum. Ve türkiye'ye geliş..

Ocak ayından Nisan sonuna kadar çabalamak ile geçti. Nisan sonunda süpper harika bir sivil toplum kuruluşunda işe girdim. O zamandan beri de orada çalışıyorum. İnanın, iş hayatıma başladığım zamandan beri güle oynaya, mutlu mutlu işe ilk defa gidiyorum. Hiç sıkılmıyorum, iş arkadaşlarımı çok seviyorum, işimi çok seviyorum. En güzeli, yaptığım işin faydasına inandığım için kendime çok motive hissediyorum. Güzel yani anlayacağınız :)

Vee defterin son marifeti! İngiltere'ye taşınıyorum Ekim ayının başında. Başvurduğum bir master programı vardı insan hakları ile ilgili. Okuldan kabul aldım, üstüne üstlük herşeyimi karşılayan - uçak biletimi bile- cep harçlığı, kitap parasını içeren süpper ötesi bir burs ile! Hiç kolay olmadı ama oldu sonunda!! Değişyor bir şeyler :-)

Ekimden sonra artık İngiltere notlarım olacak blogumda. Bu arada çok heyecan verici bir şehre gitmiyorum. Ufak kendi halinde bir şehir. Hemen bir bisiklet edinip, çatı katı bir stüdyo daire tutup okula bisikletle gitme hayallerim var.

Güzel olacak galiba... :)

Monday, March 2, 2009

Simon'nın kedisi ve Ziggy



Daha önceki bir yazımda eski ev arkadaşımın kedisi Ziggy'den bahsetmiştim. Onun kedisi olmasına rağmen benim gibiydi. Nihayetinde herşeyi ile ben ilgileniyordum.

Çok kaprisliydi Ziggy. Özellikle karnı aç olduğu zaman beni çileden çıkartıyordu. O zaman yemek ver diyeceksiniz ama obeziteye doğru son hız ilerleyen bir kedi düşünün. O yüzden ikide bir yemek veremiyordum. Zaten günlük belirli bir limiti vardı.

Ama Ziggy'e bunu anlatmak ne mümkün! Mi, mi, mi kafamı şişirirdi.

Hele son dönemlerde iyice çirkef bişeye dönüşmüştü. İşe gitmek için saat 06:15'te kalkar, 06:45'te evden çıkardım. Çok erken saatler!! Kış günü, daha dışarısı zifiri karanlıkken uyanmak hazırlanmak insana ızdırap gibi geliyordu (neyse ki o günler bitti..) Ve bilirsiniz, uykunun son 10 dakikası çok değerlidir. Saat o kadar erken olunca, 1 dakika bile çok önemli oluyor.

Ziggy efendi, sabahları odamın kapısında beklerdi. Kapıyı açmıyordum, çünkü beni uyandırıyordu erkenden. Bir iki azarlama, hafiften tartaklama ile sabah erkenden beni uyandırma huyunu bıraktı ama geliştirdiği yeni yöntem daha zekiceydi :)

Kapıda bekliyor ve içeriden en ufak ama en ufak bir gürültü gelse (mesela yatakta dönmek, hafiften öksürmek, telefonunun alarmının azıcık bir bip demesi) sonu gelmeyen miyavlamaları başlardı. Ben de uyanmama yarım saat kalmışken yerimden kalkıp yemek vermek istemezdim. Ama miyavlamalarının sonu gelmezdi. Kapımı tırmalardı, miyavlardı, koşardı ederdi filan. Sabahları ses yapmamak için nasıl çaba sarfettiğimi anlatamam size o dönemlerde. Güya uyumaya çalışıyorum ama stres yapardı ben de :)

Neden anlattım şimdi bunu, çünkü

1) Ziggy'i özledim
2) Youtube'da süper bir video serisi buldum. İsmi Simon's cat. Ne kadar güzel analiz edip animasyona yansıtmış kedilerin davranışı. Topu topu 3 tane video olmasına rağmen, dönüp dönüp izliyorum.

Umarım, youtube'dan video izleyebiliyorsunuzdur. Kedi sever arkadaşların bayılacağına eminim!!







Sevgiler!!

Friday, February 20, 2009

El Nido Postanesi..




EL Nido'ya varınca JB ile tanışıp onunla beraber kaldığımızı sonra Natalia ile samimi olduğumuzu söylemiştim.

Başka insanlarla da muhabbetlerim oldu ve bir şey dikkatimi çekti: Orada tanıştığım kişilerin ortak bir özelliği vardı, hiç kimse direk tatil kararı verip El Nido'ya gelmemişti. Yani demek istediğim, aslında kimsenin planı "tatilimi yapıp işime döneyim" değildi.

Natalia, Canada'da bir mali denetim firmasında çalışırken biraz para biriktirip 6 ay ücretisiz izne çıkan birisi. İlk bir kaç ay ülkenin güneydeki bölgelerde bazı gönüllü projelere katılmış ve 1 aydır orada burada geziyordu. JB, Paris'ten değişim öğrencisi olarak Manila'ya gelmiş ve o da 1 aydır geziyor. Ben zaten paldır küldür oraya taşınmış ve sonra işimden istifa etmiş durumdaydım. Francesco diye ispanyol bir arkadaşla tanıştık. 35-36 yaşlarında. İspanyolların o bastıra bastıra ingilizce konuşmalarını bilir misiniz? Kafanıza vururlar sanki her kelimeyi:) Francesco'da sözcükleri kafamıza vura vura, Madrid'deki evini kiraya verdiğini, oradan aldığı kira parası ile 4 aydır yollarda olduğunu anlattı. Danimarkalı bir kızla da tanıştım ama ismini şimdi hatırlamıyorum. O da bir değişim programı ile öğretmenlik yapmaya gelmiş, 2 aydır geziyormuş meğer. Oh ne ala hayat yani. Aşağıda Natalia ve JB'nin fotoğrafını ekliyorum.



Natalia, çok eğlenceli, biraz da çılgın birisiydi, enteresan hareketleri vardı. Mesela, gecenin bir vakti, sessizlik içinde balkonda oturup içiyoruz diyelim. Havadan sudan sohbet ederken, aniden ayağa kalkıp bir yerlere koşmaya başlayan birisini düşünün. Natalia öyleydi işte. Birden bire sandalyesini geriye itiyor, hiçbir şey söylemeden koşmaya başlıyor. Neymiş, odasından kitabını getirecekmiş :-) Böyle durumlarda ben ve JB, birbirimize bakıp panik halinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. O kadar aniydi ki her hareketi, kesin ters birşeyler var diyorsunuz.

ABD'de yaşayan bir arkadaşım var. Birbirmize verdiğimiz bir söz var bizim. Kim her nereye giderse gitsin, gidilen şehirden mutlaka kart atılması gerekiyor. Bu geleneği El Nido'da elbette bozmak istemedim. Ancak şöyle bir problem vardı, her sabah saat 8 buçuk gibi tekne ile tura çıkıp akşam 6 da geri dönüyordum. Kısıtlı zamanım sebebiyle de her gün bu turlara katılmam gerekiyordu ki çevredeki herşeyi görebileyim. Fakat bir sabah, insanlardan rica ettim beni beklemelerini ve tın tın tın postaneye gittim elimde kartlarımla.

Postane, 8 buçukta açılıyor normalde. Belediye binasının sokağa bakan cephelerinin birinde. Yan yana kapılar var direk sokağa açılanç. Birisi postane, diğeri belediyenin hazine ofisi gibi birşey vs. Ben güzel güzel Postanenin önünde bekliyorum. 8:15 civarında oradaydım. Memurlar yavaştan geliyorlar, hazine ofisine giriyorlar. Postaneden tık yok. 8 buçuk oldu, kimse yok. 8:45 hala yoklar. Bu arada tekne beni bekliyor ve hazine ofisisne yaklaşık 7-8 kişi geldi. Belki postane memuruda hazine ofisine gitmiş, orada takılıyordur umuduyla saat 9 civarında kapılarını çaldım ve ofislerine girdim. Bu arada, olay aşağıdaki mahalde cereyan etmekte.



Oooh, içerideki eğlenceyi görmeliydiniz. Masalarda pilavlar, yemekler, kakara kikiri konuşmalar. En güzelinden bir kahvaltı fazlı gidiyor. İçeride olan herkesin kafası bana döndü ve derdimi anlatmaya başladım. Orta yaşlı bir amca

Orta Yaşlı bir amca: Gelmemiş mi hala?
Ben: Yok gelmedi hala, tekne beni bekliyor ve kartları göndermem lazım..

Pilavından bir kaşık daha aldı, elinde kaşık ile kapıya geldi. Kaşığı yavaşça havaya kaldırdı ve postanenin hemen bir iki blok ötesinde bir evi işaret etti.

OYBA: Bak, şu evi görüyor musun? O ev postane memurunun evi. Sen onun evine git, hem de sor neden geç kalmış. Çağır gelsin artık işe

:-) Şaka gibi ya. Ama şaşırmak yok. Orası Filipinler :-) Yapacak başka ne vardı ki, iyi peki dedim ve memurun evine gittim. Gayet rahat bir şekilde bahçe kapılarından içeri daldım ve zillerine bastım :) Kapıyı küçük bir kız açtı. Şaşkın gözlerle bana bakıyor. Beyaz bir adam elinde 2-3 tane kartpostal ile kapısında. Kıza derdimi anlatırken kapıyı kapattı. İçeriden bir kaç kelime konbuşma duyuldu. Bu sefer, evin annesi kapıyı açtı. Ona anlattım durumu, kızına döndü Tagalog dilinde birşeyler söyledi. Dediği şeyi anladım: "git uyandır" :-)

Ondan sonraki 15-20 dakika bir takım ger bildirimlerle geçti. Uyandı, duş alıyor, üstünü değişiyor. 5 dakika sonra gelecek. 10 dakiak sorna gelecek. baktım olacak gibi değil, kartları ve parayı evin annesine verdim. Ondan benim için yollamasını rica ettim ve tekneye fırladım. :-) Komikti, ev ahalisinin sabah sabah huzurunu kaçırdım ama olsun. Zamanında işine gitsin o da. Bu kadar rahatlık olur mu?? :-) Bu arada kartlar geldi ama :)) Önemli olan da bu zaten.

El Nido'daki günlerin hepsi ada turları yaparak geçti. Beni en çok etklieyen şeylerden bir tanesi su altı yaşamı oldu. Ben daha önce hiç dalmamıştım. Aslında bakarsanız orada da tüplü dalmadım ancak şnorkel ile daldım. Mükemmeldi.. Su altı kameram olmadığı için çok üzülmekle beraber, suyun içinde gördüklerimden ne kadar etkilendiğimi size anlatamam. O renkler, balıklar, deniz yıldızları, mercanlar, midyeler... O kadar çok değişik canlı var ki, bir kaç gün sonra aaa yine zebra desenli balık diye şikayet etmeye başladık. Üff burada sadece turuncu çizgili balıklardan varmış, başka yere gidelim diye söylendiğimizi biliyorum:) Çeşitliliğin ne boyutlarda olduğunu düşünün ki, turuncu balık memnun etmemeye başlıyor. Suyun üzerinden çekebildiğim bir iki fotoğrafım var sadece,bir tanesini paylaşmak istiyorum.



Off yaz yaz bitiremedim bu şehirde geçen şeyleri :) Nasıl bağlasam sonunu onu da bilemedim. Bu şekilde sonlandırdığım başka postlarım da var biliyorum.:-) Ama olsun. Bilemedim de bilemedim.. aklıma başlık da gelmedi zaten

Thursday, February 19, 2009

El Nido...






El Nido, hayatımda gittiğim en güzel yerdi. Sanırım bunu daha önce söylemiştim. Kasabanın bu hem yalnız hem de kalabalık gibi olan hali, benim çok hoşuma gitti. 4 gece kaldım. 4 ay kalabilirim gibi geldi. Oranın insanlarını düşündüm, çocuklarını düşündüm.

-Hey, bu akşam plajdaki hindistan cevizi ağaçlarını sallayalım da cevizler yere düşsün
-Hayır, o oyunu daha dün oynadık, istersen gece ortaya çıkan yürüyen deniz kabuklarını toplayalım?
-yok yok, en iyisi, sabah karşıdaki küçük adaya yüzelim

gibi konuşmaların geçtiğini düşünün çocuklar arasında :)

Kaldığımız mekan, Dara Fernandez Cottage denilen küçük evcikler. Odamız çok güzeldi. Geceliğine 600 peso verdik. Kişi başı 300 peso, hiç fena değil. Tertemizdi, denizin hemen yanındaydı. Dalga seslerine karşı oturup, aralık ortasında balkonda bira içmek, mum ışığında muhabbet etmek, inanılmaz! Kaldığım mekan şudur:


Şu da manzaramız:


Bu da mekanın yol tarafından girişi:


Odanın içi bence çok şekerdi, denizin dalgaları geceleri, minik kulubemizin altına kadar geliyordu :)


O kadar uzun bir yolculuktan sonra çok acıkmış ve yorulmuştum. Denizde biraz yüzüp sonra JB ile beraber plaj boyunca uzanan sevimli lokantaların birisine girdik. Acı soslu balık menü ısmarladım kendime. Menü dediğimiz, balık pilav ve ananas'tan oluşuyor.


Bu minnoş'u da oranın en mutlu canlısı olduğuna kanaat getirdim:



Daha sonraki günlerin nasıl geçtiğini, başka bir postta anlatacağım ama şimdi değil. Bence şimdilik bu kadr yeter :-) 4 gün boyunca ada turları, her gün adalarda yenilen öğle yemekleri, mercanların ve hayatımda görmediğim renk ve çeşitte olan balıkların olduğu alanlara dalmak, hatta bir kaç gün geçtikten sonra "aman, yine turuncu ve siyah beyaz çizgili balıklar, burada değişik birşey yokmuş" demek. En güzeli, Aralık ortasında bronzlaşmak :) Türkiye'de fena hava yaptım :)

sevgiler!

Array (bilin bakalım ne yapıyor..)